EKOLOJİK DÜŞÜNCENİN SİYASALLAŞMASI VE TÜRKİYE’DEN BİR ÖRNEK OLARAK YEŞİLLER PARTİSİ

ÖZET

Yeşil düşünce altmışlı yıllarda Batı ülkelerinde doğup tüm dünyaya yayıldı. Ekolojik tahribata dikkat çeken, modern sanayi toplumunun eleştirisini yapan, ekolojik ve toplumsal uyumu hedefleyen bu hareketler yaşadıkları dönüşüm süreci sonunda partileşip siyaset sahnesindeki yerini aldı. Yeşiller diye adlandırılan bu partiler, seksenlerden günümüze, yeni ve farklı birer aktör olarak hem yerleşik siyasal partileri hem de toplumu derinden etkiledi. Bu çalışmanın birinci bölümünde, yeşil hareketi anlayabilmek için, ilk olarak “ekoloji” nin geçmişi ve onunla ilgili kavramlar açıklanmış; ardından ekolojik muhalefetin tarihsel arka planı çıkartılmıştır. İkinci bölümde ise yeşil hareketin siyasallaşıp bir ideoloji haline gelme süreci incelenmiş; dünyadan ve Türkiye’den yeşil parti örnekleriyle yeşil siyaseti anlatma çabası içine girilmiştir.

GİRİŞ

Yaşadığımız günlerde insanın doğa üzerindeki hakimiyetinin hat safhalara ulaşması ve bunun sonucu olarak ekolojik dengenin bozulmasıyla birlikte ortaya çıkan sorunların sınır tanımıyor oluşu, bugün önemli bir mesele olarak bütün dünya devletlerinin ilgilendiği bir konudur. İnsanoğlu en başında tarım devrimi ile birlikte fark etmeden attığı adımda doğayı umarsızca tüketmeye-hükmetmeye başlamış, aydınlanma ve modernite ile birlikte doğaya egemenlik hissi daha da kuvvetlenip bu his kapitalist üretim biçimine geçiş ve sanayileşmeyle süksesini yapmıştır. Doğa dengesinin bozulmasıyla birlikte gündeme gelen çevre sorunlarının farkına varan insan, çevresel yıkımın etkilerini ve önemini anladıkça, yıkımın önüne geçmek ve verilen zararları telafi edilebilmek için düşünsel alanda yeni akımlar ortaya çıkarmıştır.

Endüstri devrimi sonrası ortaya çıkan; kentleşmedeki yoğunluk, hızlı nüfus artışı, teknoloji vb. artırabileceğimiz birçok çevre sorunu, ekolojik dünya anlayışının baskılarıyla daha yüksek sesle ifade edilmeye başlanmıştır. Çevreyi koruma ve sağlıklı ortamlarda yaşanması gerektiği fikirleri, uluslararası düzeyde tartışmaya açılmış ve bu alanda acil çözüm üretilmesi zorunlu hale gelmiştir. Özellikle 1960’lı yılların politik rüzgârları çevresel sorunlara çözüm bulma amacıyla uluslararası faaliyette bulunan çevreci örgütlerin kurulmasını ve bu örgütlerin “yeşil hareket” üzerine yoğunlaşıp benzer ilkelere bağlı kalarak çevre sorunlarının olumsuz etkilerini en aza indirmelerine ön ayak olmuştur.

Politika, ülkelerde birçok alana yön verebildiği gibi çevrenin olumlu ve olumsuz etkilenmesinde de etkindir. Siyasetin vereceği kararlar ve oluşturacağı politikalar insanların nasıl bir çevrede yaşayacaklarının belirlenmesi anlamına da gelir. 68 olayları ile birlikte doğan Yeşil düşünce çevresel sorunları politikaya konu etmiş, bu bağlamda da yeşil ideolojilerin siyasal boyutunu oluşturan yeşil partiler dünya siyasetinde yerini almaya başlamışlardır. Özellikle Alman ve İngiliz Yeşil parti örnekleri, siyasi anlamda yeşil partilerin siyasi temsil noktasında önemli bir dönüm noktasını oluşturmuştur.

Bu çalışmamızda geçmişten günümüze doğayı sevme onunla bütün olma gibi fikirlerin nasıl ekolojik muhalefete dönüştüğünü bununla birlikte 1960’lara uzanan süreçte dünyada ve Türkiye’de Yeşil siyasetin kendine nasıl yer edindiğini işleyeceğiz.

EKOLOJİK DÜŞÜNCENİN DOĞUŞU

Ekolojik düşüncenin köklerini çok daha eskilere götürmek mümkün olsa da ekolojinin sistematik bir düşünce olarak ortaya çıkışı 1800’lerin ortalarında gerçekleşmiştir. Ekoloji kavramı ilk kez Ernst Haeckel tarafından 1866 yılında yayınlanan ‘Generelle Morphology’ adlı eserde kullanılmıştır. Ona göre ekoloji: “Doğanın ekonomisiyle ilgilenen hayvanların ve bitkilerin kendi organik ve inorganik çevreleriyle olan ilişkilerini, diğer bir deyişle canlıların ortaya çıkışlarıyla ilgili kompleksleri araştıran bilimdir.” (Görür, 2011). Etimolojik olarak Yunanca “oikos” (ev, hane) ve “logos” (bilim) kelimelerinin birleşiminden oluşan ekolojinin bilim olarak kabul edilmesi 1940’lı yılları bulur. Bu kavram ilk dönem biyologlar tarafından kullanılırken, daha sonraki dönemler sosyal bilimlerce kullanılmaya başlanmıştır.

Bahsedeceğimiz üzere ekoloji özellikle yirminci yüzyılın ikinci yarısından sonra gündeme sıkça gelen bir bilim dalı olmasıyla birlikte kökeni çok eskilere dayanan bir çalışma alanıdır. Çok fazla ince eleyip sık dokuyarak detaylandırma yapmak istememekle beraber geçmişten günümüze doğru ekolojik dünya görüşlerinin, yeşil partilere giden yolda ekolojik muhalefetin temellerini nasıl oluşturduğunu ana hatlarıyla açıklamakta fayda görüyoruz.

Tam olarak şu anki anlamını karşılamayacak olsa da ekolojik görüşün, mekanistik dünyaya eleştiri, insan tabiat ilişkilerinde denge ya da uyumu öngören biçimiyle Antikçağdan beridir var olduğunu söylememiz yanlış olmayacaktır. Uygarlığın ve kentlerin ortaya çıktığı M.Ö 4000‟li yıllara rastlayan dönemde ilk bilinçli tarım faaliyetleri, Mısır ve Mezopotamya “da başlamıştır. M.Ö. 2000‟li yıllarda Anadolu “da kentler kurulmuştur. Akabinde Eski Yunan “da bugünkü doğa-teknoloji-insan ilişkilerine ait düşüncelerin felsefi temelleri atılmıştır (Görmez, 2015). Antik Yunan uygarlığında ekolojinin temelleri sayılabilecek kilometre taşları Aristo tarafından kat edilmiştir. 1500‟lü yıllardan önce hem Avrupa ‟da hem de başka uygarlıklardaki organik dünya görüşü de ekolojik görüşün temelleri arasındadır. Bu uygarlıklarda insanlar, maddi ve manevi olayların karşılıklı dayanışmasıyla tasavvur edilen ve bireyin, topluluğun ihtiyaçları ile düşünüldüğü, kısaca organik ilişkileri esas alarak doğayı tecrübe eden küçük, uyumlu topluluklar içinde yaşamaktadırlar. Organik görüşün çatısı, Aristoteles ‟in doğa anlayışı ve bunu Hristiyan teolojisi ve ahlakıyla birleştiren Thomas Aquinas‟ın öğretisi ile kaplanmıştır. (Capra, 1992). Hristiyan düşüncesine göre özünde günahkâr olan insan, yaşadığı dünyanın maddi nimetlerine yöneldikçe günah işlemeye devam edecek, İsa’ya kulak verdiği sürece Tanrı’ya yakınlaşacaktır. Kısaca Hristiyan düşüncesinde insanın maddi nimetlere yönelmesi günah addedilmektedir (Görmez, 2015).

Figür 1. Antik Yunanda Ekoloji. (Greecehighdefinition.com, n.d.)

Aslında insan ve tabiat uyumunun bozulması ve tabiat ilimlerinin, eski rollerini yitirmeleri esas olarak metafiziki bilginin geçerliliğini yitirip, yerine “bilimsel bilgi” nin ikame edilmesiyle gerçeklemiştir. Bu daha ziyade Batı’da yaşanan bir süreç olup, Doğu ‟da meydana gelmemiştir. Doğu ve Uzak Doğu düşüncesinin ekolojik düşünceyle barışık bir yapıda olduğu uzun yıllardır öne sürülen bir durumdur. Uzak Doğu’da, Çin geleneğinde Taoizm ve Yeni Konfüçyizm’de tabiata karşı bir bağlılık sezilir. Hindu geleneğinde de benzeri bir tabiat anlayışının varlığından bahsetmek mümkündür (Görmez, 2015) Hakeza İslam’da da âdemoğlu ile tabiatı birbiriyle harmanlayan bütüncül bir kozmos görüşü hakimdir. Kısaca özetlenirse, doğu düşüncesinde tabiat kutsal ve manevidir.

Figür 2. Radha and Krishna Walk in a Flowering Grove (The Kota Master, 18.yy)

Tüm bunların yanında Hristiyanlığın içeriğinden önce, Batı’nın organik dünya görüşünün temellerini oluşturan ve kökleri Platon’a kadar giden bir düşünce vardır ki bu ” Varlık Zinciri” fikridir. Varlık Zinciri’nde, Doğu düşünüşüne paralel olarak, evren en basitten en karmaşığa giden, aslında yaratılmamış fakat bütün yaratılışın kendisine yöneldiği en mükemmel varlığa kadar, yaratıkların hiyerarşik bir biçimde birbirine bağlanmış dizisi fikri işlenir (Ünder, 1996)

Aydınlanan Batı’da, Aristotelesçi geleneğin, on üçüncü yüzyılda, Thomas Aquinas vasıtasıyla Hristiyan öğreti ile yoğrulması, Orta Çağ’daki “organik dünya” görüşünün temellerini oluşturmuştu. On altıncı ve on yedinci yüzyıllara gelindiğinde ise “aydınlanan” Avrupa ile, organik, canlı ve manevi evren anlayışı, “canlılığını” kaybedip, bir “cansız ve ruhsuz makina” haline dönüşmüştür.

AYDINLANMADAN EKOLOJİYE

Aydınlanma düşüncesinin rasyonel akılcılığı yücelterek, merkeze insanı koyan mekanistik bir dünya görüşü geliştirmesi, insanı çevresi üzerinde tahakküm kuran egemen bir güç olarak kurgulamıştır. 19.yy’da insan-doğa ve toplum ilişkisindeki dönüşümü, organik doğa anlayışından mekanik doğa anlayışına geçiş şeklinde özetlemek mümkündür.

Batı’da Bilimsel Devrimle başlayan fikri dönüşümler, aynı zamanda söz konusu ekolojik görüşlerin oluşmasına zemin hazırlamıştır. Oysa Doğu’da böyle külli bir dönüşüm yaşanmadığı için, ekolojik anlamda bir düşünüş gerekmemiş, kadim anlayış devam etmiştir. Aydınlanma sonrası ekolojik düşünce, özünde, organik düşünceden farklılık taşır. Organik görüşteki “kozmosla ahenk ve var olanı korumak”, Aydınlanma sonrası ekolojik düşüncede “kaybedileni kazanmak, geri getirmek” şekline dönüşmüştür. Bu anlamda ekolojik bilinç “oikos” un, “çevre” nin tehdit altına alınmasına yönelik bir tepkinin somutluk kazanarak, tabiatla barışma ve daha güvenli bir çevrede yaşama, kaynakların verimli kullanılması kararı, “inorganik bütünden organik bütünlere dönme iradesi ” vb. durumları ifade eder (Çiğdem, 1997). Görmez (2015, s. 53), ekolojik düşüncenin doğuşunda, kökenleri bilimsel devrimle atılan modernite eleştirilerinin yattığını hatta modernitenin ayrı bir yeri olduğunu söylemektedir. Orta Çağ’da egemen olan dünya görüşünden kopma olarak modernite, sık sık aydınlanma ve rasyonalite ile ilişkilendirilmiştir. Aydınlanma ve moderniteye yönelik eleştirinin ilk izlerini Rousseau’da görmek mümkündür (Görmez, 2015). Aydınlanma düşünürleri, aklı ve ona sahip tek yaratık olan insanı yüceleştirmişler ve onu tabiattan ayırmışlardır. Romantikler, aklın değerini azaltıp, duyguları, tutkuları, dolaysız sezgiyi, yani insanın doğanın geri kalan kısmıyla paylaştığı şeyleri yüceltmişler ve insanı, doğanın bir parçası ve ona bağımlı bir varlık olarak görmüşlerdir (Ünder, 1996). Ekolojik düşüncenin oluşumunda Romantikler yanında, Marx, Nietzche ve Freud’un etkileri de göz ardı edilemez.

Figür 3. Marx Ekoloji. (kentenstituleri.org)

Marx Aydınlanmanın bir düşünürü olmasına rağmen, bazı kesimlerin gözünde “ekolojinin babası ” sayılmaktadır. O, emek ve yabancılaşma kavramlarını değişik bir içerikle donatarak, klasik aydınlanma düşünürleri dışına çıkmıştır (Görmez, 2015). Marx, o dönemdeki iktisadı anlayışın tersine, doğanın önemini vurgulayarak “doğa insanın inorganik bedenidir, bizzat insan bedeninin kendisinden başkası doğa(dır)” demiştir (Capra, 1992). Genel olarak romantik fikirleriyle Rousseau ve moderniteyi sorgulayan Marx, Freud gibi düşünürler, Aydınlanmanın temelleri olan tabiat ve fizik bilimlerinin bulgularına karşı yeni bulgular ortaya atmışlardır. Ancak, tabiat ve fizik bilimlerinde, Darwin, Bertelanfy, Malthus, Einstein gibi bilim adamlarının çalışmaları, aydınlanma ve modernitenin düşünce sistematiğini derinden sarsmıştır. (Görmez, 2015)Ekoloji üzerinde, ilk ve en önemli etkileri uyandıran Darwin’in çalışmaları ve bunların sonuçları olduğu söylenebilir. O, ortaya koyduğu ve yukarda değinilen “Varlık Zinciri” fikrine benzeyen “Evrim Kuramı” ile var olan bitki ve hayvan türlerini üç ya da beş atadan türetir (Ünder, 1996). Darwin, canlıların gelişiminde çevrenin etkisini ortaya koyarak, doğrudan ekolojik bir bulguya ulaşmıştır. Ayrıca, tabiatta tüm canlı-cansız varlıkların ilişki içinde olduğunu belirterek, bunların uyum ve denge içinde olduklarını vurgulamıştır. Darwin‟in değinilen bulguları, Heackel‟ın ekolojiyi,“bir hayvanın veya bir bitkinin organik veya inorganik çevresiyle ve diğer canlı varlıklarla kurduğu dostça ve düşmanca ilişkiler toplamıdır” şeklinde tanımlamasında etkili olmuştur (Görmez, 2015). Bu arada Malthus’un, sınırsız mutlulukla ilgili umutların temelsiz olduğunu ileri süren, kapitalist iktisadın temel köklerini reddeden bulguları da oldukça önemlidir. Malthus’a göre nüfus artışı, her zaman üretimden fazla olacaktır. Ve nüfus artışı, besin, sağlık ve konut koşulları vb. yaşamsal araçlarla sınırlanır. Ancak, kaynaklar artıkça nüfus da ona bağlı olarak artar. Malthus’un getirdiği yukardaki “sınır” kavramı, ekolojik görüşünde en temel kavramlarından biridir (Ünder, 1996).

Figür 4. Malthus Felaket Grafiği. (Wikipedia)

Tüm bu süreçlerin sonuçlarının 20. yüzyılda sosyal bilimlere de yansımasıyla, Aydınlanma düşüncesi daha ciddi nitelikte sorgulanmaya başlamış ve bütüncül ekolojik yaklaşıma meyiller başlamıştır. Bu anlamda günümüze kadar taşınan sorgulamalar içinde, Marksist gelenekten gelen düşünürlerin fikirleri, ekolojik hareketin doğmasında oldukça etkili olmuştur (Görmez, 2015).

EKOLOJİK DÜŞÜNCENİN EYLEME DÖNÜŞEN YOLUNDA “BÜYÜMENİN SINIRLARI” RAPORU ve STOCKHOLM KONFERANSI

Batı’da hâkim olan Aydınlanma düşüncesinin sorgulanmasıyla paralel olarak doğa bilimlerinin gelişmesi, ekolojinin bir bilim dalı olarak saygınlık kazanması ve çevreye yönelik araştırmaların da artmasıyla birlikte doğaya müdahalenin boyutları ortaya konmuş tüm bunlar çevre hareketlerin oluşumunda ilk adımlar olarak tarihe geçmiştir. Lakin Çevreci Düşüncenin siyasallaşması ve global dünyada yer edinmesi için gerekli ortam hala mevcut değildir. Bu ortam 1960’lara gelindiğinde tüm dünyada yankılı seslerle oluşumuna başlayacaktır.

1960’ların ortalarından başlayarak, gelişmişlik düzeyi, siyasi-iktisadi düzeni, kültürü ve sosyolojik dokusu birbirinden çok farklı pek çok ülkeye hızla yayılan protesto dalgası, yaşamın her alanında köklü bir dönüşüm sloganlarıyla yükselen hareketlere yol açmıştır. Batı toplumlarının çoğu öğrenci hareketleri ve diğer bazı hareketlerle çalkalanırken özellikle Barış Hareketleri, Anti-Nükleer Hareketler, Kadın Hareketleri öne çıkmıştır (Görmez, 2015). 1968 dalgasının ilk tetikleyicisi, öğrenci protestoları olsa da kuşkusuz hareketin yükselişinde dönemin siyasi-ekonomik atmosferi etkili olmuştur. 68 hareketinin etkisi siyasal ve kurumsal düzlemle sınırlı kalmamış çok geniş bir yelpazeye yayılmıştır. Şüphesiz 68 hareketine hâkim olan protestoların oldukça geniş bir alana yayılmasında öğrenciler kadar, etnik gruplar, eşcinseller, hak ve özgürlüklerinin gelişmesini isteyen kitleler de rol oynamıştır. Dolayısıyla 68 süreci tepkisel bir dönem yaratarak, birçok platformda yeni toplumsal bir anlayışın gelişmesini sağlamıştır. 1960’ların sonundan itibaren endüstriyel büyümenin çevre felaketlerini tetiklemesi ve ekolojik tahribatın ciddi boyutlara ulaşmasına paralel şekilde insanlığın geleceğine yönelik endişelerin artması, çözüm arayışlarını gündeme getirmiştir. Çevre konusunun yüksek sesle dile getirilmesi, çözüm aranan bir mesele haline gelmesi çevreci görüşün Görmez (2015, s. 58)’in tabiriyle “ekolojik muhalefet”e dönüşmesine ve uluslararası arenada söz sahibi bir konuma yükselmesine önayak olmuştur. 1970’li yıllar bu anlamda çevre hareketinin gittikçe politik bir dönüşüm geçirmesinde oldukça önemli bir dönüm noktasıdır.

Her ne kadar ekolojik dünya görüşünün yayılması, sorunların tespit edilmesi ve siyasallaşması sürecinde birçok rapor, görüş, zirve, konferans olsa da bu konularda başat rol oynayan ve çevre sorunlarının boyutlarını göstermek açısından ayrı bir öneme sahip olan (Görmez, 2015) Roma Kulübünün “Ekonomik Büyümenin Sınırları” isimli araştırması ve 1972 Stockholm Konferansına kısaca değinmek istiyoruz.

BÜYÜMENİN SINIRLARI (LIMIT TO GROWTH)

Figür 5. Büyümenin Sınırları. (1972)

Çevre sorunlarının ciddiyetinin farkına varılmasıyla sanayici, iş adamı ve aydınların birleşerek 1960‟ların sonunda kurdukları Roma Kulübü, Massachusettes Teknoloji Enstitüsü’nden, çevre ve kalkınma ilişkisini irdeleyen ve geleceğe dair kestirimlerde bulunan bir rapor istemiştir. Dr. Dennis L. Meadows başkanlığında, “İnsanlığı Tehdit Eden Sorunlar Projesi” çerçevesinde hazırlanan bu rapor, “Büyümenin Sınırları (Limits to Growth)” adını taşıyordu. 1972 yılında açıklanan bu rapor, iktisadi gelişmeyi belirleyen ve etkileyen nüfus, tarımsal üretim, doğal kaynaklar, endüstri üretimi ve çevre kirlenmesi ile bozulması unsurları incelemektedir. Geleceğe dair karamsar bir tablo çizen rapora göre yaşadığımız çevre, nüfus artışında, sanayileşme ve çevre kirlenmesinde, gıda üretiminde, doğal kaynakların kullanımında halihazırdaki büyüme sürerse, 150 yıla varmadan yaşanabilirliğini yitirecektir. Bunun için büyüme eğilimini değiştirmek ve uzun süre devam edecek bir ekonomik ve ekolojik denge kurmak gerekliliği vardır. Rapor, bu amaçla “Sıfır Büyüme (Zero Growth)” tezini öne sürmüştür. Büyümenin Sınırları adlı rapor, genellikle abartmalı ve az gelişmiş ülkelerin kalkınmasını engelleme amacıyla hazırlanmış “taraflı” bir rapor olarak nitelendirilmişse de Meadows ve ekibinin öngörüleri kesin bir önermeye varır ki, halihazırdaki ekonomik-teknik davranış tarzlarımızı sürdürmemiz halinde, kurtuluşu olmayan bir ekonomik ve ekolojik bunalıma doğru koşulmaktadır.

Figür 6. A General View of the Opening Meeting of the UN Conference at the Folkets Hus in Stockholm. (Nagata, 1972)

STOCKHOLM ÇEVRE KONFERANSI

“İnsan Çevresi Konferansı” adıyla da bilinen Stockholm’de düzenlenen konferans, 113 ülkenin katılımı ve çevre konusunda küresel ölçekte yapılan ilk değerlendirme toplantısı olması bakımından önem taşımaktadır. Büyümenin Sınırları, Stockholm’de yapılan çevre konferansı üzerinde etkili olmuş, değişik tepkiler yaratmıştır. Üçüncü Dünya ülkelerini öfkelendirirken, yine de kamuoyunda çevre konusunda geniş bir duyarlılık oluşmasına yardım etmiştir. Bu raporun bir diğer katkısı ise, 1987 yılında gündeme gelecek olan “sürdürebilir gelişme” kavramının temellerini atmış olmasıdır. Ekolojik gelişme de ilk kez Stockholm Konferansı’nda ortaya atılmıştır. Konferans’ın en büyük başarılarından birisi, çevre sorunlarının küresel olma özelliğine uluslararası düzeyde dikkat çekilmesi ise, bir diğeri de Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP)’nın kurulmuş olmasıdır. Hukuksal anlamda bir bağlayıcılığa sahip olmayan ancak, politik öneme sahip 26 ilkeden oluşan “Stockholm Bildirgesi” nin yanı sıra, içinde 109 eylem önerisi bulunan ”Eylem Planı” da konferansın bir diğer önemli sonuçlarındandır.

Stockholm Konferansı’nın “Bir tek dünyamız var” sloganı, konferansta ortak kabul gören, tek olan dünyadan yararlanmanın eşit hak ve sorumluluklar doğurduğu anlayışını özetlemektedir. Konferans sonucunda, küresel düzeyde yeni örgütlenmeler oluşmaya başlamış, bu bağlamda küresel düzeyde, tüm canlıların ve insanın varlığını sürdürebileceği, ekolojik açıdan dengeli koşullara sahip bir çevreyi sağlamak, korumak ve geliştirmek de tüm insanlığın ortak sorumluluğu olarak kabul edilmiştir.

1970’lerden sonra ortaya çıkan Friends of the Earth, Greenpeace gibi uluslararası örgütler nükleer enerji, endüstriyel kirlilik, ekolojik kriz gibi sorunlarla mücadelenin yanında, toplumsal bir dönüşümün de gerekliliğini gündeme getirmişlerdir. Bu şekilde ekolojiyi salt kirlilik sorunu olarak değil, her düzlemde insan-toplum ilişkilerini sorgulama aracı olarak kabul eden anlayış biçimi 1970’lerden itibaren şekillenen Yeşil Düşünce ’nin de temel savlarından birini oluşturacaktır (Sulak, 2018).

YEŞİL SİYASETİN DOĞUŞU

Yukarda ekolojik bunalımın beraberinde getirdiği çözüm arayışlarının ve ideolojik düşüncelerin dışa vurumu olarak siyasal ve toplumsal yaşamda örgütlenmelerin, hareketlerin 68 olayları ile başladığından bahsetmiştik. Bu yıllarda adı sıkça gündeme gelen yeşil siyasetin düşünsel temelini daha sürdürülebilir bir toplum için değerlerde ve yaşam tarzlarında değişiklikler içeren yeniden yapılandırılmış sosyal, ekonomik ve politik yapılar ortaya koyma düşüncesi oluşturmaktaydı. Bu manada yeşil siyasete yönelik geleneksel sol-sağ yaklaşımlar çeşitlilik göstermesine karşın odaklanılan ortak sorular; doğanın korunarak nasıl inşa edileceği, ekolojik denge için kullanılacak yöntemlerin neler olduğu ve sürdürülebilir bir çevre anlayışının nasıl sağlanacağı olmuştu. 

Ekolojik sorunlara karşı başkaldırma olarak başlayan bu süreç, genellikle 2. Dünya Savaşı sonrasında doğup Vietnam Savaşı’nı da yaşayan gençlerin, olağan duruma karşı isyanlarıdır. Sisteme başkaldırış, Amerika’da, müzikle başlamış, üniversite işgallerinden sokak yürüyüşlerine uzanan eylem türleri ile Avrupa’ya yayılmıştır. Bu yayılmada yeşil hareketin gelişimini; Uzakdoğu felsefesi, savaş karşıtlığı, doğa sevgisi gibi unsurlarla gündeme gelen, “çiçek çocukları” olarak da bilinen hippiler önemli bir şekilde etkilemiştir (Özer, 2001) Dönemin karşı kültür hareketi olan hippiler yeşil hareket ile büyük bir bütünleşme göstermiş, birbirini besleyen ve uyum içerisinde olan bu düşünceler özellikle hippilerin idealize ettiği “gezegen ile barış”, “doğal hayat”, “basit yaşam formları” yeşil hareketin düşünce dünyasında karşılığını bulmuştur. Gerek eski sol gelenekten gelen siyasi figürler gerekse 68 öğrenci hareketlerinin sembol isimleri bu “yeni” ideolojinin savunucuları olmuşlar ve dönemin sosyokültürel ruhu kendini yeşil harekette bulmuştur.

Figür 7. Ecology (Prichard, 1970)

Yeşil siyaset, çevrecilerin insanların içinde yaşamlarını devam ettirdikleri doğal, kentsel ve toplumsal çevrenin sürdürülebilir olmadığını söylemesi ve bu çevreyle olan ilişkilerin değişmesi gerektiğini düşünmesiyle birlikte eleştirilerini dile getiren ve zamanla kendileri bu düşünceler doğrultusunda Yeşiller olarak tanımlayan grupların (Özer, 2001) görüşleri sonucunda ortaya çıkmıştır (Bozkır, 2018) Yeşil siyasetin partileşmesi konusunda ise literatürde ortak görüş “mevcut ana akım siyasi partilerin ekolojik sorunlara çözüm bulamaması” olarak karşımıza çıkmaktadır. Geleneksel sağ-sol siyasal partilerin ne sağ ne de sol kanadındakilerin çevresel sorunlara karşı yeterli alakayı verememiş olmaları, ekolojik hareketin taleplerinin hükümetlerin enerji, ulaşım, istihdam gibi faaliyet alanlarını etkileyecek olması (Göktolga, 2013)yeşil hareketin endüstri karşıtı tavrının işçi sınıfının çıkarlarıyla çelişmesiyle birlikte sosyalist ve sosyal demokrat partilerden dışlanması (Üste, 2015)gibi sebepler ekolojik hareketlerin mevcut siyasal parti sisteminde kendi taleplerine uygun yer bulamamaları sonucunu doğurmuş ve yeşil hareket çareyi partileşme sürecine yönelmekte aramıştır.

 Genel olarak baktığımızda yeşil siyaset, çevreyi korumayı temel gayesi olarak belirlemiş ayrıyeten benimsediği birtakım değerleri de hayata geçirmek amacıyla siyasi faaliyetler düzenlemeye çalışan bir siyasi ideolojidir (Bozkır, 2018).Çevresel yaklaşımların tamamlayıcısı olarak gündeme gelen yeşil siyasetin temelinde özgürleştirici bir çevrenin sorgulanarak, adem-i merkeziyetçi, katılımcı demokrasi anlayışını merkeze alan, karşılıklı bir yardımlaşma çerçevesinde insana ve doğaya saygı ilkesini benimseyen, yaşamın iyileştirilmesi için çalışmalarda bulunmayı kendisine amaç edinen bir anlayış bulunmaktadır (Özer, 2001).Yeşil partilerin ortak özellikleri olarak; anti-nükleer düşünce, üçüncü dünya ülkeleriyle bütünleşme, katılımcı parti örgütlenmeleri olarak sayılabilir (Göktolga, 2013).

Figür 8. Anti-nuclear power protests in Hanover (Langheim, 1979)

Kurulan ilk ekolojik siyasal parti Avustralya Birleşik Tazmanya Grubu olmasıyla birlikte her ne kadar ulusal seçimlerde başarıyı yakalayan “ilk” yeşil parti olmasalar da küresel manada ses getiren ilk yeşiller Alman Yeşiller Partisi olmuştur. Alman Yeşilleri ne ilk ne de en başarılı yeşiller olmamasına karşın, 1983 yılında geleneksel üç partili meclise 28 vekille dördüncü parti olarak girmesi onları yeni siyasetin öncüsü konumuna yükseltmiştir (Göktolga, 2013). Alman Yeşiller Partisi (Bündnis 90/Die Grünen)’nin federal meclise girmesi bu çerçevede kurulacak olan partilere isim babası olmasıyla beraber daha önce kurulmuş partilerin isimlerini “Yeşiller” olarak değiştirilmesine sebebiyet vermiştir (Özer, 2001). Yeşil partilerin siyaset sahnesine girmesi literatüre yeşil siyaset kavramını katmasıyla birlikte; Yeşil siyaset, 20. yüzyılın sonralarına doğru kurulmaya başlayan yeşil partilerin ve çevresel sorunların dile getirilmesinde baskı ve çıkar grubu olma özelliğine sahip, yeşil anlayışa odaklı sivil toplum örgütlerinin benimsedikleri değerler ekseninde bir nevi şekillendi. Yeşil partilerin popülaritesinin artmasında ve siyaset alanında kendine yer edinmesinde çevre problemleri, sürdürülebilir kalkınma, nükleer güç meselesinin gündemdeki yerini kaybetmemesi ve yaşanan ekolojik felaketlerin sürekliliği gibi önemli faktörler yer aldı.

Yeşil siyasetin öğesi olarak politik alana ilk atılmalarından ötürü Almanya ve İngiltere yeşil partilerine bu çalışma kapsamında yer vermek istiyoruz.

İNGİLİZ YEŞİL PARTİSİ

İngiliz yeşil hareketi, İngiltere’de çevreye karşı oluşturulan kampanyalar neticesinde Avrupa’da ortaya çıkan ilk yeşil parti niteliği taşımaktadır. 1973 yılında “People Party” adıyla kurulan İngiliz Yeşil Parti’nin adı 1985 yılına geldiğinde ismini “Green Party” olarak değiştirilmiştir (Sipahi & Dinçer, 2019) İlk kez katıldığı 1974 genel seçimlerinde %1,8 oranında oy kazanan Yeşiller, 1981’de Sosyal Demokrat Parti’nin kurulmasına kadar olan süreçte İngiltere’nin en hızlı büyüyen partisi olmuştur (Sulak, 2018). Yeşil Parti’nin Avrupa’daki diğer yeşil partilerden ayrılan en önemli yönü; İngiliz ekoloji hareketleri tarafından güçlü bir şekilde desteklenmemiş olmasıdır. Yeşil Parti’nin elde ettiği seçim sonuçlarında hem İngiliz seçim sisteminin çoğunlukçu yapısı hem de oldukça geniş üye tabanına sahip olan ekolojist grupların Yeşil Parti’ye destek vermemesi etkili olmuştur. Diğer taraftan 1989 Avrupa Parlamentosu seçimlerinde Yeşil Parti %15’lik bir oy oranı elde ederek, hiçbir yeşil partinin ulaşamadığı seçim sonuçlarına ulaşmıştır. Benimsemiş olduğu ilkeler ve savunduğu söylemler bağlamında değerlendirildiğinde, İngiliz Yeşil Partisi kendisini sol, özgürlükçü ve yeşil olarak tanımlamaktadır. (Sipahi & Dinçer, 2019). Parti taraftarları, çevre duyarlılığı yüksek, iyi eğitimli, toplumsal ve mesleki bütünleşme düzeyi düşük olan kişilerden oluşmaktadır (Üste, 2015). Alman Yeşillerine kıyasla savunduğu politikaların daha dar bir alanda gerçekleşmesiyle birlikte niş parti olarak tanımlanabilirler (Sipahi & Dinçer, 2019)

ALMAN YEŞİL PARTİSİ

Ekolojik sorunların etrafında şekillenen siyasal hareketler, 1960’lardan itibaren başlamasına rağmen diğer Avrupa ülkeleri ile kıyaslandığında Almanya’da daha hızlı gelişmiştir (Özer, 2001). Öğrenci hareketleri, vatandaş girişimleri, anti-nükleer görüş gibi çevre sorunlarının siyasallaşma sürecinin Almanya’da hız kazanışı Almanya Yeşiller Partisi’nin bugünkü konumuna erişimini sağlayan en büyük etmenlerdendir. Şöyle ki önceden de bahsettiğimiz üzere kitle siyasetinde yeşil hareketin politikaya getirdiği kavramların karşılığının olmaması Alman Yeşil Partisi’nin yaşanılan gelişmelerden ötürü her türlü iktidar anlayışını reddeden ve ekolojik düşünceyi benimseyen bir yaklaşımla geleneksel partilerin hiyerarşik oluşumlarının tersine farklı bir yapıda ortaya çıkmasını doğurdu. Bu şekilde güç kazanmaya başlayan Yeşil Hareket’e; yaşanan hızlı ekonomik gelişme ve sanayileşme nedeniyle çevre sorunlarının artması, milliyetçiliğe ve militarizme karşı tavır takınılması, nispi temsil sistemi gibi uygulamalar önemli ivmeler kazandırmıştır (Özer & Bayansar, 2018)

1983 yılında meclise 28 vekille dördüncü parti olarak giren Alman Yeşilleri en büyük başarılarını yakalamış ve dünyanın diğer ülkelerine de Yeşil siyasetin sadece muhalefet olarak kalmayıp iktidar ortaklığına yükselebilecek bir anlayış olduğunu kanıtlamıştır. Yeşiller’ in en deneyimli siyasetçilerinden Christian Ströbele’ye göre, Yeşiller’e olan desteğin artmasında şu iki faktör önemli rol oynamaktadır: Birincisi, Yeşiller Partisi’nin çalışma konuları her sorumluluk sahibi dünya vatandaşını ilgilendirmektedir. İkinci olarak ise, Ströbele’ye göre, Almanlar, Yeşiller Partisi’ne ve politikacılarına diğer partilerden daha çok güvenmektedir. (www.europolitika.com, 2021)

Figür 9. Yeşiller, 1980’de Karlsruhe’deki kurucu parti konferansında. (n-tv.de, 1980)

Alman Yeşil Parti, genel olarak yeşil hareketin düşüncelerini benimsemiş durumdadır. Parti yetkililerinin resmi olarak dile getirdikleri dört ilke bulunmaktadır. Bunlar; yaşamın ekolojik temelde yeniden oluşturulması, katılımcı demokrasi, barışın sağlanması ve korunması, insana ve doğaya saygı olarak sayılabilir (Özer, 2001). Parti programları ise bireyler ve toplumlar için maddi toplumsal ve kültürel ihtiyaçlara hizmet eden bir toplumsal ekonominin kurulmasına hedeflenmiştir. Kendilerini kapitalizm ve materyalist sosyalizm arasında üçüncü bir yol olarak gören Alman Yeşilleri doğal kaynakların, toprağın ve bankaların devletin değil toplumun mülkiyetine bırakılmasını devlet mülkiyetinin katılıma imkân vermediği için kaldırılması gerektiğini önermektedirler (Özer, 2001)

Seçmen kitlesi bakımından 1980-1984 yılları arasında, genç, eğitim düzeyi yüksek ve postmateryalist seçmenin Alman Yeşiller taraftarı olduğu söylenebilir. 2000-2010 yılları arasına bakıldığında, gençlerin desteğinin arttığı, eğitim seviyesinin yükseldiği, karışık yönelimli ve postmateryalistlerin artışı göze çarpmaktadır. Yıllar itibariyle seçmen profilinde büyük değişiklikler yaşanmamış olmasına rağmen, gençleri yakalayan, eğitim seviyesi yüksek bir kitlenin sürekliliği dikkat çekicidir (Üste, 2015).

Geçtiğimiz günlerde Almanya’da 26 Eylül’de yapılan genel seçimler sonrasında %14,8 oy oranıyla üçüncü parti konumda olan Alman Yeşiller Partisi (Bündis 90/ die Grünen) daha yüksek oranda oy beklentisi içerisinde olmakla birlikte oyların yaklaşık %15’ini alarak tarihi zirvesini yapmış durumda (www.bbc.com, 2021).Oyların %24,1 ini alan Hristiyan Birlik ve %25,7’ ni alan Sosyal Demokrat Parti koalisyon için Almanya Yeşiller Partisi ile görüşmeye hazırlanıyor (www.dw.com, 2021). Bu seçimlerde de Yeşillere en büyük destek yine genç sayılan 30 yaş altı seçmenden gelmiş bulunuyor.

TÜRKİYE’DE YEŞİL İDEOLOJİNİN SİYASALLAŞMASI ve YEŞİL PARTİLER

Üzerinde sıkça durduğumuz 1970’li yıllar Avrupa’da çevre bilincinin yerleşmesi ve kitleselleşmesinde önemli adımların atıldığı, çevre hareketinin siyasallaşma sürecinde devasa görevler üstlenen yıllar olmuştur. Bu dönemde Batı’da çevreci hareketlerin ve örgütlenmelerin sayısının ve etkinliğinin artmasının kaçınılmaz olarak Türkiye’ye de yansımaları olmuştur. Türkiye’de çevreci hareketin gelişim seyrini doğru değerlendirebilmek için, Türkiye’nin sosyo-kültürel yapısı, siyasal kültüre ait normları ve kendine özgü mekanizmaları, hareketin gerçekleştiği yıllarda Türkiye’deki iç gelişmeler vb. koşulları da hesaba katmamız gerekmektedir.

 Türkiye’de ilk çevreci hareketler, yerel çevresel sorunların yerel halk tarafından protesto edilmesiyle ortaya çıktı. Çevreye yönelik ilk protesto, 1975 yılında Artvin Murgul’daki Etibank Bakır İşletmelerinin tarım alanlarına ve bitki örtüsüne zarar vermesi nedeniyle yapıldı. Aynı yıl Samsun’daki bakır izabe tesislerin ve 1977 yılında Ankara Elmadağ’daki barut ve çimento fabrikalarının tarımsal üretime zarar vermesi nedeniyle halk tarafından protesto edildi (Sipahi & Dinçer, 2019) 1977-1979 yılları arasında Akkuyu’daki nükleer santralin yapımına karşı olan Taşucu Balıkçılar Kooperatifi, yerel halk ve nükleer karşıtı örgütler tarafından protestolar yapıldı, raporlar hazırlandı ve Türkiye’de ilk kez geniş çaplı bir çevre protestosu gerçekleşti (Sulak, 2018).Tabii ki de bu yıllarda yapılan çevre protestoların temasını sadece çevreye verilen zarar değil, çevreye verilen zararın sonucunda oluşan ekonomik sıkıntılar da oluşturmaktaydı (Bozkır, 2018). 1970’lerden 1980’lere giden süreçte Türkiye’de çevre hareketleri, sivil toplum düşüncesi ekseninde cemiyet, dernek veya vakıf örgütlenmeleri biçiminde gerçekleşen, daha çok yerel sorunlara eğilim gösteren bir eylem politikası üzerinde olsa da resmi ilginin öyle ya da böyle oluştuğu yıllardı. Bu duruma örnek olarak uluslararası boyutta önemli bir adım sayılabilecek Türkiye’nin 1972’de Stockholm’de toplanan Dünya Çevre Konferansı’na bir bildiri ile katılması gösterilebilir (Öztürk, 2017).

1970’li yıllar çevre sorunlarının ekonomik boyutunun daha ön planda tutulduğu ve bu sorunların daha yerelde kaldığı yıllarken 1980’ler yeşil hareketlerin Türkiye’de de tomurcuklanmaya başladığı dönemler olarak söylenebilir. Lakin Türkiye, bu başlığın girişinde belirttiğimiz üzere nevi şahsına münhasır durumlar taşıdığından ötürü 12 Eylül 1980 askeri darbesinin yol açtığı olağanüstü durumun demokratik yaşama dur demesinin yanı sıra katılımcı unsurun ön plana çıktığı, başkaldırı olarak ortaya çıkan çevreci hareketlerin gelişimi de olumsuz etkilemiş belli bir süre baskılamıştır. Yeşil hareketin siyasallaşıp Türk siyasi hayatında kendine yer edinebilmek için 1980’lerin sonunu beklemek durumunda kalacaktır.

Figür 10. (Otan,1989)
 

Türkiye’de çevreyi tehdit eden girişimlere karşı yerel düzeyde örgütlenmiş halk kesiminin çeşitli sivil toplum örgütleri ve gönüllü çevreci kuruluşlarla bir araya gelerek, kendi yerleşim bölgelerine yönelen tehditleri bertaraf etme çabaları çevre hareketinin mevcut sorunları aşmasında yetersiz kalmıştır. Çevre sorunlarının çözüme kavuşturulmasını amaçlayan ekolojik grupların, yerel tepkilerle sorunların aşılamayacağını fark etmeleri, çevreci hareketi partileşme sürecine götüren en önemli unsurların başında gelir. Yapılan protesto ve eylemlerin, alınan kararların, ortaya konan çalışmaların sorunlara köklü bir çözüm getirmemesi, çevre konusunda örgütler arası uyum ve eşgüdümün sağlanamaması, koordinasyon eksikliği gibi etmenler Yeşiller Partisinin kurulmasında etkili olmuştur (Sulak, 2018).

YEŞİLLER PARTİSİ (1988-1994)

1980’li yılların başından beridir Türkiye’de bir yeşil parti kurma düşüncesi Türkiye’deki yeşil hareketin en büyük isteklerinden biriydi hatta bu konuda yurt dışındaki yeşil partilere mektup yazıp yardım talep edilmekteydi (Üste, 2015). 1987 yılına gelindiğinde ise çevreci hareketlerin siyasal parti şeklinde örgütlenme çabaları yoğunlaşmış ve çabaların sonucunda Yeşiller Partisi (YP), 6 Haziran 1988 tarihinde kurulmuştur. Parti kendisini, “insanlar arasındaki ilişkinin insan doğa ilişkisinden bağımsız düşünülemeyeceğinden hareketle, demokratik bir toplumu amaçlayan siyasal bir kuruluş” olarak tanımlamıştır (Sulak, 2018). Parti Programı’nda belirtildiği üzere Yeşiller Parti’si programını on bir başlıktan oluşturmuştur. Bunlar; demokrasi, ekolojik sistem / doğa kültürel değerler, barışçılık / insan hak ve özgürlükleri, kentleşme, sanayileşme, eğitim / gençlik, sosyal işler / kadın ve sorunları, çalışma barışı ve sağlık, yerel yönetim, ekonomi, iletişim / ulaşım, sanat /sanatçı şeklinde belirtilmiştir. Daha önceleri yerel eylem ve protestolarla bilinen Yeşiller’ in bir çatı altında toplanmasıyla Türkiye’de ilk kez çevreye doğrudan odaklı bir parti kurulmuştur. Partinin genel başkanı Celal Ertuğ’un da ifadeleriyle Yeşiller Partisi’nin iktidar olma gibi bir amaç gütmediğini (Sulak, 2018) onların daha çok devleti ve kurumları eleştirmeyi kendisine görev edinen ve muhalefet görevi üstlenen bir parti olarak değerlendirmemizin yanlış olmayacağını bize açıklar niteliktedir. Yeşiller Partisi’nde 1988-1994 yılları arasında hâkim olan düşünce genel hatları ile; yerel yönetimlere önem verilmesi, merkezileşmenin yerine âdem-i merkeziyet yani genel olarak subsidiarite kavramının getirilerinin işlenmesi olarak görülebilir.

Figür 11  (Otan, 1989)

Yeşiller Parti’si kurulduktan bir sene sonra, bünyesinde barındırdığı muhalif grubun parti politikalarını eleştirip, sesini yükseltmesi sonucu bölünmeyle karşı karşıya gelmiştir (Sulak, 2018). Nitekim parti içi bölünmeler ileride partiden üyeliklerin feshedilmesiyle sonuçlanmış fiilen sekteye uğrayan ilk Yeşiller Partisi, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın Anayasa Mahkemesi’ne açtığı kapatma davası ile 10 Nisan 1994’te hukuki olarak da varlığını kaybetmiştir.

YEŞİLLER PARTİSİ (2008)

Türkiye’de ikinci Yeşiller partisi birincisinin kapatılmasının ardından yaklaşık 14 yıl sonra 2008 yılında kuruldu. Kurulan yeni Yeşiller Partisi’nde eski Yeşiller Partisi’nden de yüzler bulunmaktaydı. Yeni kurulan yeşiller parti başkanlığı yerine parti eş sözcülüğünü kabul etti. Yeşiller Partisi, ülkenin tıkanan politikasını yeşil yaşam politikalarıyla aşmayı gaye edinmenin yanı sıra bir önceki yeşiller gibi iktidara gelmeyi değil muhalefet partisi olma yolunda siyasi yaşamlarını devam ettireceklerini söylemişlerdi (Üste, 2015). Partinin temel ilkeleri bir öncekine benzer olacak ama yenilerini de katacak şekilde; doğaya uyum, sürdürülebilirlik, küresel mücadele, erkek egemenliğinin reddi, şiddetin reddi, doğrudan demokrasi, yerellik, adil paylaşım, özgür yaşam, çeşitliliğin korunması (Üste, 2015) olarak belirtilmiştir.

Figür 12
Yeşiller Partisi Amblemi (Wikipedia, 2020).

İlk yeşil parti deneyiminde olduğu gibi kurulan Yeşiller Partisi’nin siyaset deneyimi de kısa sürmüş ve 25 Kasım 2012’de Eşitlik ve Demokrasi Partisi ile birleşilerek, Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi adında yeni bir parti kurulması ile tamamlamıştır. Günümüzde Türkiye’de Yeşil düşüncenin siyasi parti temsilcisi olarak çalışmalarına devam eden “Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi”, gelecek kuşaklar için yaşanabilir bir dünya bırakabilme amacı ile insanların demokrasi ve sosyal haklar için mücadele vererek dünyayı değiştirdiği, emeğine, diline, kimliğine, kültürüne, inancına ve ekosisteme sahip çıktığı, hayatın her alanındaki şiddetin ortadan kaldırıldığı, katılımcı bir demokrasi ile kararların alınabildiği, erkek egemenliğini reddederek, toplumsal cinsiyet eşitliği için mücadele eden Sürdürülebilir, ekolojik ve doğayla uyumlu bir düzen kurmak için çalışmayı ilke olarak benimsemiştir (Sipahi & Dinçer, 2019).

YEŞİLLER PARTİSİ (2020)

Demokratik hayatın şüphesiz ki vazgeçilmez unsuru siyasi partilerdir. Yeşil partiler ise başta çevreyi korumak anlayışıyla örgütlenen ve düşüncelerini siyasal alanda ifade etme amacı güden partiler olarak karşımıza çıksalar da bugün bahsettikleri konular açısından sadece çevreyle sınırlı kalmayıp, hayvan hakları, cinsiyet eşitliği hakları gibi güncel konularda da politika üreten konuma gelmişlerdir. Yeşiller Partisi, 21 Eylül 2020 tarihinde 110 kurucu üye ile birlikte Türk siyasetinde tekrar yeşil hareketin gelişimini sürdürmek üzere kurulmuştur. Parti kendisini “Yeşiller Partisi, çevre ve iklim adaleti ile ekonomik ve sosyal adalet arayışını bir arada ve aynı önemi vererek, toplumun doğa ile uyum içinde varlığını devam ettirmesi hedefine yönelik özgürlükçü ve radikal politikalar geliştiren, bu amacına ulaşmak için politik sorumluluk üstlenen, şiddet karşıtı, demokratik bir siyasi partidir.” (www.yesiller.org.tr, 2021)olarak tanımlamıştır. On ilkeye sahip olan Yeşiller Partisi bunları; doğaya uyum, iklim kriziyle mücadele, barış ve şiddetsizlik, toplumsal cinsiyet eşitliği ve feminizm, küresel mücadele, yerel ve doğrudan demokrasi, sürdürülebilirlik, adil paylaşım, özgür yaşam ve çoğulculuk olarak belirlemiştir.

Parti programlarında bahsedilen (www.yesiller.org.tr, 2021)başından beridir yeşil düşüncenin savunduğu çevrenin korunması, yeşil ekonomi, doğa merkezli yaklaşım gibi ekolojik görüşlerin yanında, lgbti+ bireylere haklar tanınması tarzında radikal siyasalar ile birlikte bugün Türkiye geleneksel siyasetinin bizlere verdiği söylemler dışında da bir politik perspektif çizmektedirler. Parti program ve tüzükleri incelendiğinde 2008 yılında kurulan Yeşil Parti gibi parti başkanlığı yerine parti eş sözcülüğünün devam ettiğini, hiyerarşik bir örgütlenme yerine daha çok heterarşik anlayışın Yeşiller Partisi’ne hâkim olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Parti içi meclislerinde LGBTİ+ bireylere özel meclisi taşıyan parti olarak da kitlesel siyasetten oldukça farklılaşmaktadırlar.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’na göre siyasi partiler önceden izin almadan kurulurlar ve Anayasa ve kanun hükümleri içerisinde faaliyetlerini sürdürürler. 21 Eylül 2020 de belgelerini tamamlayıp İç İşleri Bakanlığına teslim eden Yeşiller Partisi, İç İşleri Bakanlığı’ndan 1 yılı aşkın bir süre geçmesine rağmen bu belgelerin aldığına dair alındı belgelerini temin edememiş ve resmi olarak kurulma süreçlerini bitirememişlerdir. Yeşiller Partisi bu durum adına hukuksal süreçlerini başlatmış ve bir imza kampanyası düzenlemektedirler.

SONUÇ

İçinde nefes aldığımız çevre, insanlığın olduğu kadar diğer canlı ve cansız varlıkların yaşam alanıdır. Sağlıksız bir çevrenin yarattığı sorunlar dünya için tehdit oluşturmakta ve önlem alınmazsa tehdit oluşturmaya devam edecektir. Yeşil düşüncenin geliştiği 20. yüzyılın ikinci yarısından bugüne kadar çabaların aksine ekolojik krizin derinleştiği görülmektedir. Küresel ısınma ve diğer çevresel sorunlar ile gezegenimizin ve devamında insanoğlunun sağlam kalma endişesi artmakta, sağlıklı yaşayabilme olanakları giderek azalmaktadır. Bu nedenle her geçen gün yeşil düşüncenin ve ekolojik eğilimlerin önemi de artmaktadır. Bunun yanında yeşil siyasetle birlikte yeni hareketlerin varlığı, cinsiyet eşitliği gibi özgürlük alanları da yeşil ideoloji ekseninde genişlemektedir.

Ekolojik muhalefetin kökleriyle birlikte nasıl oluştuğu, yeşil düşünceden beslenen yeşil hareketin siyasi partileşme sürecine girmesi ile dünyada yeşil partilerin nasıl ortaya çıktığı çalışma kapsamında anlatılmaya çalışılmış ve söz konusu gelişmelerin Türkiye’deki izdüşümü değerlendirilmiştir. Yeşil hareketin başını çeken Almanya Yeşilleri ’nin yakın zamanda aldığı politik başarı ile yeşil siyasetin, yeni siyasette dünyaya neler vereceğini de görmüş olacağız. Türkiye’de kurulan yeni yeşil partiler de artık muhalefet kalmaya sadece hükümet eleştirileri yapmaya çalışmamalı aksine Türkiye’de çevre bilincin gelişmesi ve çevreye verilen tahribatın önlenmesi için iktidara oynamalıdır. Çevreyi koruma görevi, anlayışı ideolojisi sadece yeşillere yüklenmemeli siyasi partiler çevreci anlayışa parti programlarında daha fazla yer vermeli ve çevreye duyarlı toplum inşa etmeyi gayeleri arasında saymalıdır.

KAYNAKÇA

Bozkır, Ö. (2018). ÇEVRECİ ANLAYIŞIN SİYASALLAŞMASI: YEŞİL SİYASET VE TÜRKİYE. USOBED Uluslararası Batı Karadeniz Sosyal ve Beşeri Bilimler Dergisi, 56-69.

Capra, F. (1992). Batı Düşüncesinde Dönüm Noktası. (M. Armağan, Çev.) İstanbul: İnsan Yayınları.

Çiğdem, A. (1997). Toplum Doğa ve Eko-politik Hareketler. Birikim Dergisi.

Göktolga, O. (2013). Yeni Siyaset ve Ekolojik Hareketler. Birey ve Toplum Sosyal Bilimler Dergisi, 127-136.

Görmez, K. (2015). Çevre Sorunları. Ankara: Nobel Akademik Yayıncılık.

Görür, G. (2011). “Temel Ekolojik Kavramlar. Ankara: Nobel Akademik Yayıncılık.

Özer, M. A. (2001). Yeşil Hareket: Alman Yeşilleri Üzerine Bir Değerlendirme. Gazi Üniversitesi İ.İ.B.F Dergisi, 173-198.

Özer, M. A., & Bayansar, R. (2018). Ekolojik Hareketten Siyasi Popülizme: Alman Yeşil Parti Örneği. Ulisa: Uluslararası Çalışmalar Dergisi, 13-24.

Öztürk, Ö. (2017). Çevrecilik Söylemleri ve Türkiye’deki Çevre Hareketlerinin Seyri. Tarih Kültür ve Sanat Araştırmaları Dergisi, 447.

Sipahi, E. B., & Dinçer, S. (2019). YEŞİL İDEOLOJİLER BAĞLAMINDA YEŞİL SİYASETİN TÜRKİYE’DEKİ SİYASİ PARTİLERE YANSIMALARI. Kent ve Çevre Araştırmaları Dergisi , 17-57.

Sulak, H. (2018). ÇEVRECİ HAREKETİN SİYASALLAŞMA DENEYİMİ: AVRUPA VE TÜRKİYE ÜZERİNE KARŞILAŞTIRMALI BİR ANALİZ. Yüksek Lisans Tezi.

Ünder, H. (1996). Çevre Felsefesi. İstanbul: Doruk Yayınları.

Üste, R. B. (2015). DOĞANIN SİYASET PARADİGMASI: YEŞİL SİYASET . SOSYALVE BEŞERİ BİLİMLERİ DERGİSİ , 38-54.

http://www.bbc.com. (2021, 10 02). https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-58705943 adresinden alındı

http://www.dw.com. (2021, 10 02). https://www.dw.com/tr/almanyada-koalisyon-i%C3%A7in-ilk-ad%C4%B1mlar-at%C4%B1l%C4%B1yor/a-59370344 adresinden alındı

http://www.europolitika.com.          (2021, 09 25). http://www.europolitika.com/yeni-bir-politik-dil-arayisi-almanyada-yesil-siyaset-devri/ adresinden alındı

http://www.yesiller.org.tr. (2021, 10 02). https://yesiller.org.tr/yesiller-partisi-tuzuk/ adresinden alındı

http://www.yesiller.org.tr. (2021, 10 02). https://yesiller.org.tr/yesiller-partisi-program/ adresinden alındı

Figür 1 [Antik Yunanda Ekoloji]. Greecehighdefinition https://www.greecehighdefinition.com/blog/ecology-in-ancient-greece

Figür 2(The Kota Master, early 18th century) Title: Radha and Krishna Walk in a Flowering Grove (recto); Krishna Fluting (verso)  https://www.metmuseum.org/art/collection/search/65594

Figür 3 [Marx Ekoloji] kentenstituleri.org. https://kentenstituleri.org/2019/03/22/foster-ekoloji-bu-sistemin-icinde-kurtarilamaz/

Figür 4. [Malthus Felaket Grafiği] https://en.wikipedia.org/wiki/Malthusianism

Figür 5 [Büyümenin Sınırları Kitap Kapağı]. (1972) https://www.researchgate.net/figure/Book-cover-Limits-to-growth-by-Donella-Meadows-Dennis-Meadows-Jorgen-Randers-and_fig2_283440121

Figür 6. Nagata.Y  (1972) A general view of the opening meeting of the UN Conference at the Folkets Hus in Stockholm https://www.environmentandsociety.org/arcadia/only-one-earth stockholm-and-beginning-modern-environmental-diplomacy

Figür 7. Prichard.B, (1970)  Ecology https://tr.pinterest.com/pin/89157267610055352/

Figür 8. Langheim.H (1979) Anti-nuclear power protests in Hanover https://www.dw.com/en/the-green-partys-annalena-baerbock-represents-a-new-generation/a-57092415

Figür 9. Yeşiller, 1980’de Karlsruhe’deki kurucu parti konferansında. (1980) https://www.n-tv.de/politik/Wie-paedophil-waren-die-Gruenen-article13950021.html

Figür 10. Otan,Ü (1989) Termik santrale karşı enstrümanını al Aliağa’ya gel” https://ekolojibirligi.org/turkiyenin-ilk-buyuk-cevre-zaferi-termik-santrale-hayir/

Figür 11. Otan.Ü (1989) “Doğadaki soykırıma hayır” https://ekolojibirligi.org/turkiyenin-ilk-buyuk-cevre-zaferi-termik-santrale-hayir/

Figür 12. Yeşiller Partisi Amblemi (2020). https://tr.wikipedia.org/wiki/Ye%C5%9Filler_Partisi_(T%C3%BCrkiye)

Mustafa KILIÇ

Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi, Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi

   

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s