6-7 EYLÜL 1955 OLAYLARI

Özet: Bu makalede 6-7 Eylül Olayları öncesinde kamuoyu ve basının Kıbrıs meselesine yaklaşımı incelendikten sonra olayların kıvılcımını yakan Selanik´te Atatürk´ün evinin bombalanması olayından bahsedilmiştir. Daha sonra ise 6-7 Eylül olayları esnasında yaşananlar, alınan önlemler ve olayların sonuçları anlatılmıştır. Hükümet, muhalefet ve basının olaylarla ilgili görüşlerine yer verildikten sonra ise olayların şüpheli taraflarına ve Yassıada Mahkemelerindeki iddialara yer verilmiştir.

Anahtar Kelimeler: Kıbrıs Sorunu, Selanik´te bomba, Kıbrıs Türktür Cemiyeti, Menderes, Fatin Rüştü Zorlu, İstanbul Ekspres, Yassıada Mahkemeleri

Kıbrıs Meselesine Türk Basınının ve Kamuoyunun Tepkisi

6-7 Eylül´de Rumlara karşı yapılan saldırıları anlamak için o dönemde Kıbrıs meselesi nedeniyle basın ve kamuoyundaki tepki ve öfkeye bakmak gerekir. Kıbrıs meselesinde hükümetin başlangıçtaki görmezlikten gelmesine karşın basın konuyla yakından ilgilenmiştir. Başta Hürriyet olmak üzere gazeteler kamuoyu oluşturmak için Kıbrıs Türktür kampanyası başlatmıştır. Türkiye Milli Talebe Federasyonu (TMTF) da 21 Nisan’ı Kıbrıs Günü ilan etmiş ve yayınladığı bir bildiride Kıbrıs sorununu Türk gençliğinin milli davası ilan etmiştir. 1954´te ortak bir toplantı yapan basın ile TMTF işbirliğine karar vermiş ve Kıbrıs Komitesini kurmuştur. Komite üyeleri Hikmet Bil, Orhan Birgit, Hüsamettin Canöztürk, Hasan Nevzat Karagil, Ahmet Emin Yalman, Ziya Sonar ve Kâmil Önal´dır. Kıbrıs Türktür Komitesi 2 Ekim 1954´te Kıbrıs Türktür Cemiyetine dönüşmüştür. Hükümetten destek alan Cemiyetin şube başkanlarından çoğu DP´liydi (Gökçal, 2006).

Şekil 1: şuradan alındı (Independent Türkçe, 2020)

Yunanistan´ın sorunu BM´ye taşıması, kamuoyu ve basında tepkiyle karşılanmış; TMTF, İzmir´in kurtuluşunu daha coşkulu kutlamak istemişse de hükümet Kıbrıs Mitingi yapılmasına izin vermemiştir. EOKA terör örgütünün 1 Nisan 1955´teki kanlı eylemine karşı TMTF, Kıbrıs Türktür Cemiyeti (KTC) ve Türk Kıbrıs İçin Anavatan Komitesi bir bildiri yayınlayarak Kıbrıs Türklerine destek vermiş ve Kıbrıs´ın eninde sonunda Türkiye´ye katılacağını vurgulamışlardır. İzmir´de düzenlenen KTC´nin toplantısında şube başkanı Fikret Florat “Kıbrıs için kan akacağına dair söylenenlerin doğru olduğunu, kanı akacak kitlenin asla Türklerin olmayacağını, Kıbrıs’ta bir zamanlar İzmir topraklarını kirleten Yunan ulusunun kanının akacağını belirterek, Atatürk’ün yetiştirdiği bir kuşak olarak Kıbrıs’ın hedefleri olduğuna dair and içtiklerini” söylemiştir (Gökçal, 2006, s. 25). Buradan Londra Konferansı öncesinde kamuoyundaki gerginlik ve öfke anlaşılmaktadır.

Londra Konferansına Türkiye´nin taraf olarak çağrılmasını olumlu karşılayan basın ve muhalefet, adanın Türkiye´ye iade edilmesi gerektiğini savunmuştur. CHP genel sekreteri Kasım Gülek “Kıbrıs’a en yakın uzaklıktan seslendiğini, Kıbrıs’ın anavatanın ayrılmaz bir parçası olduğunu, üç beş kışkırtıcı ile Kıbrıs’ın elden çıkma olasılığının olduğunu, ancak, hükümetin vereceği kararlarla Kıbrıs’ın Anavatan sınırları içerisine kısa zamanda alınacağına inandığını” belirtmiştir (Gökçal, 2006, s. 28). Tercüman Gazetesinden Yaşar Nabi ise “Adayı anlaşma ile İngilizlere önceden bırakmamıza rağmen Ada sahip değiştirmeye kalkarsa, yeni sahibinin mutlaka eski sahip olması gerektiğini, tarihi, coğrafi, stratejik bütün şartların da bunu gerektirdiğini belirterek, Kıbrıs’ın mutlaka Türkiye’ye iade edilmesi gerekir” demiştir (Gökçal, 2006, s. 28).

Londra Konferansı esnasında artan EOKA saldırıları nedeniyle Türkiye Yunanistan´a, Ortadoğu´da huzurun bozulmasından Yunanistan´ı sorumlu tuttuğu bir nota vermiştir. Bu esnada Fener Patrikhanesi de eleştirilerin hedefi olmuş ve Patrik EOKA saldırılarına sessiz kalmak ve desteklemekle suçlanmıştır. Ağustos´ta Yunanistan´ın Doğu Trakya, İmroz ve Bozcaada´da hak iddia ettiği Beyaz Kitabı yayınlaması da kamuoyunda büyük tepki yaratmış, Ankara Üniversitesi Talebe Birliği´nin yayınladığı bildiride: “Yunanlıların ya susup, ya da acele etmelerini, Türklerin yeni bir 30 Ağustos yaratmaya her zaman hazır olduklarını, Yunanlıların rastlantı sonucu ellerinde kalan topraklarla yetinmelerini ortaya koyarak, şöyle seslenilmiştir: “Bir gün Akropolde Türk bayrağı görmeyi arzu etmiyorsanız sesinizi kesiniz!” (Gökçal, 2006, s. 32).

Kamuoyu ve basındaki tepki ve öfke, 28 Ağustos´ta Kıbrıslı Türklere karşı bir katliam yapılacağı iddiasıyla artmıştır. Cumhurbaşkanı Bayar böyle bir şeyin olamayacağını belirtmiş ve Londra Konferansında alınacak önemli kararlara dikkat çekmeye çalışmışsa da halkın öfkesini ve şüphelerini giderememiştir. Başbakan Menderes 24 Ağustos´taki akşam yemeğinde yaptığı konuşmada Yunanlılara “…daha dün, nüfus esasına dayanarak mı Ankara’nın önlerine kadar gelmişlerdi? İzmir’de, Aydın’da, Denizli’de, Eskişehir’de işleri neydi? Acaba oralarda self-determinasyon ilkesini gerçekleştirmek için ilahi bir misyonları mı vardı?” diye sormuş ve İngiltere´ye de “…Nasıl bir hükümet ki bu, kasaba rahibinin (Makarios) önünde diz çöker?” demiştir (Gökçal, 2006, s. 35). Menderes´in konuşması basın ve kamuoyunda olumlu karşılanmıştır. Muhalefet de hükümeti bu konuda desteklemiştir. Yunanistan tarafında ise bu konuşma sert biçimde eleştirilmiştir. Yunan gazeteler bu sert konuşmayı hükümetin karşılaştığı ekonomik sorunlar nedeniyle iç siyasette artan memnuniyetsizlik ve muhalefeti bertaraf etmek ve ilgiyi başka yöne çekme çabası olarak tanımlamış ve Başbakan Menderes´i İngiliz casusuna benzetmişlerdir (Keser, 2012).

6-7 Eylül olaylarından kısa bir süre önce tepkiler, Türkiye´deki Rumlara yönelmiştir. Batı Trakya´daki Türklerin Yunan zulmüne uğrarken Türkiye´deki Rumların refah içinde yaşadığı ama buna karşın Kıbrıs´ta Türklere karşı yapılan katliamları destekledikleri iddia edilmiştir. Patrikhane tarafından para toplanıp Kıbrıslı Rumlara gönderildiği de iddialar arasındadır. Bu konuda basında yer alan çeşitli haberler kamuoyunu Rumlara karşı daha da kışkırtmıştır. Bu yüzden 6-7 Eylül olaylarında basının kışkırtıcı rolü yadsınamaz.

Atatürk´ün Evinin Bombalaması: Olayları Başlatan Kıvılcım

6 Eylül günü Selanik´ten gelen bir haber, o günün akşamında yaşanacak yıkım olaylarının fitilini ateşlemiştir. Bu haber, Selanik´te Atatürk´ün evi ile Türk Konsolosluğu arasındaki bahçeye bir bomba konulması ve bombanın patlaması sonucu ev ve konsolosluk camlarının kırılmasıdır. O gün bazı davetlileri ile birlikte yemekte olan Başbakan Menderes´e bu haber iletilmiş, kendisi de haberin 12.30´da radyodan bildirilmesine onay vermiştir. Anadolu Ajansı kaynaklı haber radyodan aktarılsa da haberin geniş kitlelere ulaşması bir bulvar gazetesi olan İstanbul Ekspres’in ikinci baskısında haberi manşette vermesiyle olmuştur. Daha sonra DP milletvekili olan gazetenin sahibi Mithat Perin, Yassıada´da olaylarla ilgili yargılanmış ve haberin basıldığı günkü yaşananları şöyle anlatmıştır:

“O gün öğleden sonra 13:30 gibi Merkez Han’da (Cağaloğlu) odamda çalışıyordum. Gazeteden Yazı İşleri Müdürü Gökşin Sipahioğlu aradı. İkinci baskı yapalım diye önerdi. Ben satar mı, yoksa elimizde mi kalır diye tereddüt ettim ve kerhen kabul ettim… Saat 16:30’da matbaaya gittim. Kıyamet kopuyor. Dağıtımcılar aldıkları gazeteleri satıp, geri geliyor ve bir miktar daha alıp koşuyorlar. O ana kadar 150 bin adet satılmış. Etrafta muazzam bir heyecan var. Ben, derhal, basımı durdurdum. ‘Bu iş kötü, ortalığı karıştırabilir’ diye düşündüm ve matbaadan ayrıldım.” (Gökçal, 2006, s. 63)

Şekil 2: şuradan alındı (Kar & Gündüz, 2020)

O güne kadar küçük bir bulvar gazetesi olan İstanbul Ekspres, 6 Eylül´deki ikinci baskısıyla yüz binlerce adet satışa ulaşmıştır. Haber, uzun zamandır öfkeli ve gergin olan kamuoyunun öfkesini taşırarak olaylara sebebiyet vermiştir. Haberin yayılması üzerine KTC genel sekreteri Kâmil Önal, İstanbul Express´e verdiği demeçte “Mukaddesata el uzatanlara bunu çok pahalı ödeteceğiz!” demiştir. KTC Genel Yönetim Kurulu da bir bildiri yayınlayarak şu sözlere yer vermiştir:

“Yunan Hükümeti ve organları, dünyanın neresinde olursa olsun, uzaktan yakından bu hadiseleri destekleyenler akıllarını başlarına almadıkları takdirde, 1922 yılını gölgede bırakacak şekilde bizi karşılarında bulacaklardır.” “…Kıbrıs Türktür, Türk kalacaktır. Bunun aksini kim düşünüyor ve yeminimizi bozmaya çalışıyorsa, nerede olursa olsun, hareketinin karşılığını çok pahalıya ödeyecektir” (Gökçal, 2006, s. 65)

Zaten Kıbrıs meselesi nedeniyle öfkeli olan halk, Atatürk´ün evinin bombalanması haberiyle ve bunun ardından KTC´nin yayınladığı bildiriyle daha da kışkırtılmış ve sokağa dökülerek 6-7 Eylül şiddet eylemlerine yol açmıştır.

Olaylar
Olaylar 6 Eylül akşamı İstanbul, İzmir ve Ankara´da aynı anda başlamıştır. Bomba haberinden sonra protesto için sokaklara çıkan kalabalıklar ilerleyen saatlerde işi Rumlara ait ev ve iş yerlerini yağma ve yıkma eylemlerine vardırmışlardır. Olayların üç kentte aynı anda ortaya çıkması daha sonra olayların kendiliğinden değil de “gizli bir el” tarafından organize edildiği iddialarını beraberinde getirmiş, bu gizli elin kimler olduğu konusunda da çeşitli iddialar ortaya atılmıştır.

Şekil 3:şuradan alındı (NTV, 2021)  
Şekil 4: şuradan alındı (Kar & Gündüz, 2020)

Yaşanan olaylara baktığımızda esas büyük olayların İstanbul´da yaşandığı görülmektedir. Bunda Rum nüfusunun İstanbul´da çoğunlukta olması etkilidir. Olaylardan en az etkilenen ise Ankara olmuştur. İstanbul´da yaşananlar KTC, öğrenci dernekleri ve halkın, bombalama olayını protesto için Taksim´de toplanması ile başlamıştır. Ellerinde bayraklar ve Atatürk posterleri ile “Kıbrıs Türk´tür Türk Kalacak” sloganları atan protestocuların sayısı gittikçe artmış ve akşam 20.30 gibi İstanbul´daki Rumlara karşı saldırıya dönüşmüştür. Olaylar Gayrimüslimlerin çoğunlukta olduğu Beyoğlu, Nişantaşı, Kadıköy, Şişli, Kumkapı, Yedikule gibi semtlerde yoğunlaşmıştır (Demir, 2012). Öfkeli kalabalık Rumların bayrak asmasını istemiş, asılmayınca da kepenkler tekmelenerek işyerlerine saldırmışlardır. İşyerlerindeki tüm eşyalar yollara saçılmış, daha sonra da kentin gecekondularından gelenlerce yağmalanmıştır. Olaylar esnasında mağazalarında bayrak bulunmayan bazı Türklere de saldırılmıştır. Saldırılarda pek çok ev, iş yeri ve kilise tahrip edilmiş ve yaralama, tecavüz gibi olaylar da yaşanmışsa da bunlar hakkındaki sayısal verilerin çeşitli olması nedeniyle burada herhangi bir sayı belirtilmeyecektir.

Olayların başlangıcında güvenlik güçlerinin olaylara engel olmaması saldırganları daha da cüretkâr yapmıştır. Esasında böyle bir olayın olması yetkililerce daha önceden tahmin edilmiş ve bazı önlemler alınmıştır. İstanbul´a birkaç gün önce çevre illerden ilave güçler getirtilmiş, Hilton Otel, Patrikhane ve Yunanistan Konsolosluğu polislerce kordona alınmıştır (Demir, 2012). Ama alınan önlemler yetersiz kalmıştır. İlerleyen saatlerde durumun ciddileşmesiyle İstanbul Valisi Gökay, İller Kanunu´nun kendisine verdiği yetkiyi kullanarak şehri askeri kordon altına almıştır. Gece 24.30´dan sonra sıkıyönetimin ilan edilmesi ve askerin kontrolü ele almasıyla güvenlik sağlanmış, ilerleyen saatlerde de sokağa çıkma yasağı konulmuştur (Gökçal, 2006).

Şekil 5: şuradan alındı (Kar & Gündüz, 2020)
Şekil 6: şuradan alındı (NTV, 2021)

Olay gününde Başbakan Menderes protestolardan 16.30-17.00 arasında Vali Gökay´ın aramasıyla haberdar olmuş ve Valiye “Hacet hininde askeri kuvvetlere müracaat etme lüzumu sizce maluldür, tahmin ve tasavvurlarınıza göre arzu ettiğiniz miktarda beş kişinin dahi bir arada toplanmamasına sureti katiyede mümanaat edeceksiniz” şeklinde emir vermiştir (Demir, 2012, s. 45). Daha sonra akşam 19.00 gibi Ankara´ya gitmek üzere Cumhurbaşkanı Bayar ile yola çıkan Menderes, Taksim´deki kalabalığı görmüşse de şüpheli bir durum fark edememiş, Haydarpaşa´dan 20.20´de Ankara´ya hareket etmişlerdir (Demir, 2012). Ankara´daki Devlet Bakanı Mükerrem Sarol olayları haber alınca İzmit tren istasyonunu arayarak Başbakan´ın trenini durdurtmuş ve Menderes´e olayların haberini vermiştir. Daha fazla bilgi isteyip yola devam eden Menderes, Sapanca´da aldığı detaylı bilgilerin ardından İstanbul´a geri dönmüştür. İstanbul´daki toplantıdan sonra sıkıyönetim ilan edilip Sıkıyönetim Komutanlığına Korgeneral Nurettin Aknoz getirilmiştir (Aktar, 2005).

Sıkıyönetim komutanı Aknoz, 10 Eylül´de tüm gazetelerin yazı işleri müdürlerini Harbiye Sıkıyönetim Komutanlığı´na çağırmış, gelmeyen olursa gazeteyi kapatırım demiştir. Bu toplantıda basına şu kısıtlamaları getirmiştir:

“Büyük Millet Meclisi’ndeki müzakereler halkı heyecanlandıracak nitelikte ise yazmayacaksınız. Hükümeti tenkit etmek yasaktır. Böyle bir şey yaparsanız gazetenizi kapatırım. Hükümetin çalışmalarını etkileyecek biçimde yazılar yayınlamak yasaktır. Sıkıyönetim çalışmalarıyla ilgili haberler yasaktır. NATO devletleriyle ilgili haberler vermek yasaktır. NATO devletlerinin kendi aralarındaki ilişkilerle ilgili haber yayınlanması da yasaktır. Yazan olursa kapatırım. Darlık, kıtlık ve yokluk haberleri yayınlanmayacaktır. Örneğin ekmek almak için fırınların önünde bekleyenlerin fotoğrafları konulmayacaktır. Bu tür haberler ülkede panik yaratır. Türklüğe hakaret, bayrak yırtma gibi haberler gazetelere giremez. Kapatırım. 6/7 Eylül olaylarını komünistlerden başkasının yaptığı yolunda yazı ve yorum yasaktır. 6/7 Eylül olaylarıyla ilgili resim ve haberler yasaktır. Magazin sayfalarında da halkı heyecanlandıracak resim ve yazılar yasaktır. Buna çıplak kadın resmi de dâhildir. Bundan maksat genel ahlakı bozmak ve ülkeyi çökertmektir. Kapatırım. İkinci, üçüncü baskı yapmak yasaktır. Kapatırım. Hükümetin alacağı kararlarla ilgili, hayal ürünü yazı yazmak yasaktır. Mesela falanca vali değişecekmiş gibi haberler yazamazsınız. Kapatırım. Basına sansür koymayacağım. Yayıncılığı sizin inisiyatifinize bırakıyorum. Doğru kullanamazsanız bana verilen yetkileri kullanırım. Sizin kötü bir alışkanlığınız var. Aklınıza geleni yazıyorsunuz. Yazamazsınız. Anadolu Ajansı’nın ve radyonun yayınladığı her şeyi alabilirsiniz. Ona izin veriyorum. Bu başımıza gelenler doğrudan doğruya komünistlerin hazırladığı bir hadisedir. Yazılarınızda bunu gözden uzak tutmayın. Ona göre aklınızı başınıza toplayın. İşimizi güçleştirmeyin” (Keser, 2012, s. 214).

Olayların ardından İçişleri Bakanı Namık Gedik istifa etmiş; İzmir valisi ve İstanbul Emniyet Genel Müdürü görevden alınmıştır. KTC kapatılmıştır. Hükümetçe yapılan ilk açıklama da olayların sorumlusu olarak Komünistler gösterilmiştir (Demir, 2012).

Şekil 7: şuradan alındı (Independent Türkçe, 2020) Şekil 8: şuradan alındı (Kar & Gündüz, 2020)

Olaylar esnasında Londra´daki konferansta bulunan Zorlu, Menderes´i tren istasyonunda aramış ve Konferansın tıkandığını belirterek “bir moratoryum teklifi yapalım, meseleyi beş sene uyutalım, ne Yunanistan ne de biz BM´ye taşısın” diye öneride bulunmuştur. Buna kızan Menderes şöyle cevap vermiştir: “Fatin Bey, Ne söylüyorsunuz? Bu artık milletin sorunu olmuştur. İstanbul yanıyor, ben ne moratoryum kabul ederim, ne başka bir şey kabul ederim. Terk edin gelin konferansı” (Keser, 2012, s. 202). 8 Eylül´de ekip Londra´dan ayrılırken Zorlu Büyükelçi Dikerdem´e “Bütün çabalarımız, Londra´da elde ettiğimiz başarı, bir gecede heba olup gitti” diyerek 6-7 Eylül olayları ile ilgili sitemini dile getirmiştir (Bağcı, 2019, s. 199).

6-7 Eylül, cumhuriyet tarihinin en karanlık ve utanç verici günlerinden biri olarak tanımlanmış; Bağcı (2019) ordunun olaylara hâkim olamaması durumunda bir “Türk Bartholomaus Gecesi” yaşanabileceğini belirtmiştir.  Cumhuriyet´teki yazıda Ali Sirmen ise İstanbul´un Dördüncü Haçlı Seferinden beri böyle bir vandalizmle karşılaşmadığını belirtmiştir (Gökçal, 2006). 6-7 Eylül olaylarından sonra DP hükümeti kan kaybetmeye başlamış ve Menderes kamuoyundaki popülaritesini kaybetmiştir. Olayların olduğu günlerde İstanbul´da üç büyük uluslararası konferansın (IMF-Dünya Bankası toplantısı, Uluslararası Kriminoloji-Polis Konferansı, 10. Bizans Tetkikleri Kongresi) olması nedeniyle kentte pek çok yabancı basın bulunuyordu ve bu yüzden yaşananlar tüm dünya basınında yer almıştır (Aktar, 2005). Böylece Türkiye´nin dünya nezdindeki imajı da yara almış ve barbarlık ile suçlanmıştır. İç politikada ise, ekonomide önemli bir yer tutan Rum nüfusun göç etmesi Türkiye için önemli bir insan ve sermaye kaybı yaratmıştır.

Olayların Ardından Hükümet, Muhalefet ve Basının Görüşleri

Hükümet olayların hemen ardından sorumlu olarak komünistleri göstermiştir. Kemal Tahir, Aziz Nesin, Hasan İzzettin Dinamo ve Can Boratav gibi isimlerin de içlerinde olduğu 48 kişi olaylardan sorumlu olarak tutuklanmıştır (Aktar, 2005). Herhangi bir delil olmadığından bu kişiler daha sonra serbest kalmışlardır. Amerika´dan getirtilen uzman da olayların komünistlerin işi olamayacağını belirmiş ve “Komünistler eğer bu kadar kuvvetli olsalardı dükkân tahrip edeceklerine ihtilal yaparlardı” demiştir (Gökçal, 2006, s. 83). Hükümetin sorumlu olarak komünistleri göstermesini olayların etkisinin taze olduğu ilk zamanlarda basın ve muhalefet de desteklese de sonrasında eleştiriler ve suçlamalar hükümete yönelmiştir. Cumhurbaşkanı Bayar´ın 12 Eylül´de olağanüstü topladığı mecliste olaylar hakkında bilgi veren Başbakan Yardımcısı Fuat Köprülü olayların hükümetçe desteklendiği iddialarını reddetmiş; gençlerin Kıbrıs konusunda hassas olduğunu, basın ve muhalefettin de bu hassasiyeti sürekli canlı tutarak kışkırttığını, Selanik´teki bomba olayıyla yurtseverlik eylemlerinin çapulculuğa dönüştüğünü, bunda da az da olsa komünistlerin etkisi olduğunu, bunun da ibadethanelerin yıkılmasından anlaşılabileceğini, kısacası halkın milli heyecanının kötüye kullanıldığını belirtip 6 aylık sıkıyönetim ilan edilmesini talep etmiştir (Gökçal, 2006).

Şekil 8: şuradan alındı (Kar & Gündüz, 2020)

Daha sonra söz alan Menderes ise bir baskına uğradıklarını, “şeytanın rahmani bir kılığa girerek karşılarına çıktığını” ve olayların sadece komünist işi değil aynı zamanda Kıbrıs olaylarıyla da ilgili olduğunu ifade etmiştir (Gökçal, 2006). 28 Şubat 1956´da TBMM´de “6/7 Eylül´de Zarar Görenlere Tazminat Verilmesine Dair Kanun” görüşmelerinde de Menderes, hükümete yönelik iddiaları reddetmiş ve “…bu işle alakası olduğuna dair bir tek delil zikredecek olurlarsa, hükümetin işten değil, insanlıktan dahi çekilmesi lazımdır. Ayıptır arkadaşlar, günahtır!..” demiştir (Gökçal, 2006, s. 82). Başlangıçta komünistleri sorumlu gösteren hükümet zamanla olayların Kıbrıs olayları ve Selanik´teki bombanın etkisiyle halkın galeyana gelmesiyle olduğunu iddia etmiştir.

DP´nin İstanbul Milletvekili Aleksandros Hacopulos ise 12 Eylül´de TBMM´de şu konuşmayı yapmıştır:

“Herkes iyi bilmelidir ki; bu ülkenin hiçbir vatandaşı burada esir ya da rehine değildir. Olayların gelişme şekline bakılınca, bu işin organize bir hareket olduğu kanısına varılmaktadır. Emniyet güçleri olaylara karşı tepki göstermemiştir. Rum mezarlıkları bile tahrip edilmiş, yeni gömülmüş ölüler mezarlarından çıkarılmış, babalarımızın, din adamlarımızın kemikleri sağa sola fırlatılmıştır. Türkiye tarihinde buna benzer bir olay yaşanmamıştır. Türkler hiçbir dönemde başka dinlere mensup masum insanların evlerini ateşe vermemişlerdir.” (Keser, 2012, s. 215)

Muhalefet ise olayları ulusal felaket olarak tanımlamış ve hükümeti gerekli önlemleri almamakla suçlamıştır. CMP Kırşehir Milletvekili Ahmet Bilgin 12 Eylül´deki oturumda partisi adına yaptığı konuşmada hükümetin nasıl olup da olaylar hakkında önceden haberdar olamadığını sormuş ve olaylar ile ilgili meclis soruşturması açılmasını teklif etmiştir. Ayrıca

“… (olayların akışının), tahripçilerin küçük gruplar halinde hedeflerini önceden belirledikleri ve araçlarını önceden hazırladıkları duygu ve görüşünü çağrıştırdığını, …uyanıklığı ile her zaman övünülen Türk Emniyet güçlerinin bu kadar geniş bir düzeni önceden belirleyememesi ile olayların çıktığı zaman da önlemek için ciddi ve etkin girişimlerde bulunamamasının olayın en karanlık noktalarından olduğunu, kolluğun açıklanamaz bir durağanlık içinde kaldığını, yöneticilerin de yığılmayı, toplanmayı yasaklayan kanun hükümlerinin kendilerine yüklediği görevleri yaptıklarına dair hiçbir ize rastlanmadığını…” belirterek olayların şüphe uyandırıcı yanları olduğunu dile getirmiştir (Gökçal, 2006, s. 86).

CHP Kars Milletvekili Mehmet Hazer ise olayların önlenememesi nedeniyle Menderes ve İçişleri Bakanı Namık Gedik hakkında soruşturma açılmasını istemiştir. CHP´li Müvit Yetkin ise

“…6/7 Eylül olaylarının o gün doğmuş bir ayaklanma olmadığını, olayların bir hazırlık devresinin bulunduğunu, bu hazırlık evresinin; hedeflerin belirlenmesi, ekiplerin düzenlenmesi, sevk ve yönetimi ve tahrip için gerekli aletlerin edinilmesi bölümlerini içerdiğini, olayların İstanbul ve İzmir’de aynı anda olduğu gibi İstanbul’da da birbirinden uzak semtlerde de aynı anda başladığını, her türlü ulaşım aracının kolayca ve bol miktarda bulunduğunu, elebaşı olanların ellerinde listelerin olduğunun belirlendiğini, …çok önceden muhtarlardan gayr-i Müslim yurttaşların adreslerinin alındığını, Valinin belirttiği üzere önlem alındığını, ancak; yağma ve tahribin önlenemediğini, …Kolluk güçlerinden kimsenin burnunun bile kanamamasının halkın heyecanını arttırdığını, bunun da olayda hükümetin katılımını açıkça gösterdiğini” iddia etmiştir (Gökçal, 2006, s. 89).

Milliyet gazetesindeki yazısında Peyami Safa ise hükümetin olayların komünist işi olduğu görüşünü destekleyerek olayların önceden planlandığını “bir çok tanığın belirttiğine göre, tahrip ekiplerinin önünde giden iki kişinin hep yol gösterdiği, üstünde tabela bile bulunmayan dükkanların kime ait olduğunun önceden belirlendiği, olaylarda kışkırtıcılar, kılavuzlar ve öncüler, tahripçiler, yağmacılar ve çapulcular, sadece ulusal heyecanla hareket eden göstericiler ve tarafsız yurttaşlar olmak üzere altı grubun bulunduğu”nu belirtmiş; ayrıca “hareketin Yunanistan’a karşı değil, açıkça sermaye sahiplerine, patronlara ve varlıklı kesime karşı hazırlandığı, buna Kıbrıs davası maskesi takmak için daha çok Rum ibadethane ve mabedlerine saldırıldığı, Rum olmayan birçok sermaye sahibine saldırma fırsatının da elden kaçırılmadığı, Türkiye’nin en büyük ticaret şehrinde büyük, küçük binlerce sermaye yuvasına saldırıldığına” da dikkat çekerek olayların esasında sermayeyi hedef alan bir komünist devrimin ilk aşaması olduğunu iddia etmiştir (Gökçal, 2006, s. 97-98).

Olaylar ile İlgili Soru İşaretleri, İddialar ve Yassıada Mahkemesi

6-7 Eylül olaylarının başlangıcı ve gelişimi pek çok şüphe doğurmuş ve olayların kimlerce organize edildiğiyle ilgili çeşitli iddialar dile getirilmiştir. Öncelikle olayları başlatan Selanik´teki bomba olayı esasında bu denli büyük olaylar yaratacak kadar büyük değildir. Patlayan bomba basit bir mekanizmaya sahiptir ve sadece camların kırılmasına neden olmuştur ama Türkiye´deki olaylara etkisi büyük olmuştur. Bombanın neden ve kim tarafından konulduğu ile ilgili çeşitli iddialar vardır. Bombanın Yunanistan´da eğitim gören Oktay Engin tarafından hazırlandığı belirlenmiştir. Yunan makamlarınca tutuklanan Engin, diplomatik baskılarla serbest bıraktırıldıktan sonra Türkiye´ye kaçmış, daha sonraları İçişleri Bakanlığında çalışıp Nevşehir Valiliğinden emekli olmuştur. Yassıada Mahkemelerinde MİT müfettişi İbrahim Oğuz ve tanık İsmail Tamçelik´e göre Oktay Engin MİT çalışanıdır (Aktar, 2005). Öte yandan, Selanik´teki bombada ve ardından yaşanan olaylarda, Londra Konferansında Türkiye´yi zor durumda bırakıp kendileri lehine sonuç almak için Yunanistan veya İngiltere´nin parmağı olduğu da iddialar arasındadır (Keser, 2012).

Olayların üç büyük şehirde aynı anda çıkması, kısa sürede bu kadar kalabalıklaşması, olaylarda başka şehirlerden gelenlerin olması, saldırılarda kullanılan sopaların aynı tipte olması, Rumlara ait ev ve işyerlerinin kolayca tespit edilmesi, üstünde tabela bulunmayan mağazaların bile kime ait olduklarının bilinmesi ve saldırılması vb. şüpheleri artırmıştır. Güvenlik güçlerinin gerekli müdahalede bulunmaması da şüphe uyandırmıştır. Bu konudaki eleştirilere Menderes “Başvekil olarak ne yapacaktım. Gidip bölüğün başına mı geçecektim?” diyerek tepki göstermiştir (Demir, 2012, s. 50). Başka bir iddiaya göre ise İzmir Valisi Kemal Hadımlı olaylar esnasında göstericilerce omuzlarda taşınmış, eylemcilere “İzmir´in yüzünü ağarttınız” diyerek destek vermiştir (Gökçal, 2006). Olaylardan yıllar sonra Emekli Orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu ise verdiği bir röportajda olayların “Özel Harp işi, muhteşem bir örgütlenme” olduğunu söylemiştir (Aktar, 2005).

Şekil 10: şuradan alındı (Independent Türkçe, 2020)

Esas çarpıcı iddia ise olayların hükümet tarafından teşvik edildiği ama daha sonra kontrolün kaybedilip olayların yıkıcı boyuta ulaştığıdır. Nitekim Yassıada´da bununla alakalı olarak 6-7 Eylül olayları davası da görülmüştür. Davada Menderes´e 24 Ağustos´taki konuşmasıyla halkı tahrik etmek, KTC´yi himaye etmek, Zorlu´nun Londra´dan yolladığı telgrafın ardından olayları tertip etme suçlamaları yöneltilmiştir. 24 Ağustos´taki konuşmasıyla ilgili Menderes konuşmayı o günün koşullarında yaptığını, Kıbrıs Türklerine karşı herhangi bir katliam olasılığını caydırmayı amaçladığını ve konuşmasının muhalefet ve kamuoyunda destek bulduğunu belirterek savunma yapmıştır. KTC´yi himaye etme konusunda ise KTC´nin daha önce olaylarla ilgili davadan beraat ettiğini ve kendisinin himaye ettiği için suçlanmasını anlamsız bulduğunu belirtmiştir. Olaylardan hükümetin önceden haberi olduğu konusundaki iddialara ise Kıbrıs meselesiyle ilgili halkın bir eylem gerçekleştirmesini beklediklerini ve önlem aldıklarını ama bu boyutta olayların olmasını ummadıklarını söylemiştir. Yassıada´da Coşkun Kırca, Zorlu´nun Londra´dan 28 Ağustos´ta bir şifreli telgraf yolladığını ve Londra´daki görüşmelerde ellerini güçlendirmek için bazı adımlar atılmasını istediğini iddia etmiştir. KTC Başkanı Hikmet Bil de Menderes´in olaylardan bir gün önce bu telgraftan kendisine bahsettiğini ve “Londra’dan yeni bir şifre geldi. Fatin’in, zayıf durumdayım, Türk kamuoyunu zapt edemiyoruz diyebilmeliyim seklinde şikayetleri var. Daha aktif olmanızı istiyoruz” dediğini iddia etmiştir (Demir, 2012, s. 56). Menderes ve Zorlu telgrafı kabul etmiş ama “uygun adımlar” atılmasını istediklerini, şiddet eylemlerinde dahilleri olmadığını belirtmişlerdir. Söz konusu telgraf bulunamamıştır. Menderes, ayrıca bomba haberinin yayınlanmasına izin verildiği için de suçlanmıştır. Bu konuda ise Menderes, böyle bir haberi saklamanın hürmetsizlik olacağını söyleyerek kendini savunmuştur (Demir, 2012). Menderes´in eski Emir Subayı Hayrettin Sümer ise Devlet Bakanı Mükerrem Sarol´un kendisine “biz onlara gösteri yapmalarını söyledik, ama böylesine demedik, zaten Türk’e vur desen, öldür anlıyor” dediğini; Menderes´in özel sekreterinin ise “cinayet işlediler ve şimdi de ellerini yıkayarak temizlemeyi deniyorlar” dediğini iddia etmiştir (Gökçal, 2006, s. 45). Hükümete yönelik bir diğer iddia ise iç politikada muhalefet ve basını susturmak için bu olayların kullanıldığıdır. Olaylardan sonra sıkıyönetim ilan edilmesi ve Aknoz´un basına sansür uygulaması da bunun kanıtı olarak gösterilmektedir. Yassıada´daki sorgulamalar sonucunda Menderes ve Zorlu olaylardan sorumlu tutulmuştur. Lakin günümüze değin 6-7 Eylül olayları tam olarak tüm tarafları ikna edecek şekilde

aydınlatılamamıştır.

Şekil 11: şuradan alındı (Independent Türkçe, 2020) Şekil 12: Şuradan alındı (Independent Türkçe, 2020)

SALİHA ASLAN

Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler

Kaynakça

[Photo] (2014). Retrieved from Haberturk: https://www.haberturk.com/haber/haber/987491-6-7-eylul-olaylari

[Photo](2020). Retrieved from Independent Türkçe: https://www.indyturk.com/node/237651/t%C3%BCrki%CC%87yeden-sesler/her-%C5%9Fey-bir-haberle-mi-ba%C5%9Flad%C4%B1-6-eyl%C3%BCl-1955%E2%80%99e-do%C4%9Fru-1

[Photo](2021). Retrieved from NTV: https://www.ntv.com.tr/galeri/turkiye/6-7-eylul-olaylari,0ZcpREmJhEiUp6uuF_xSnw/L_ioobCrSUKecJAnM2N3dg

Aktar, A. (2005, Eylül 5). 6-7 Eylül 1955 Cumhuriyet Tarihinin En Karanlık Gecesi. Sabah Gazetesi.

Bağcı, H. (2019). “Kıbrıs Sorununun” Ortaya Çıkışı ve Menderes Hükümeti´nin Kıbrıs Politikası. In Türk Dış Politikasında 1950´li Yıllar (5 ed., pp. 181-225). Ankara: ORION Kitabevi.

Demir, Ş. (2012). Adnan Menderes ve 6/7 Eylül Olayları. Yakın Dönem Tarihi Araştırmaları(12), 37-63.

Gökçal, O. (2006). 6/7 Eylül Olayları ve Türk Basını. Doktora Tezi. DEÜ Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü.

Kar, A. T., & Gündüz, U. (2020). 6-7 Eylül 1955 Olayları Işığında Türkiye’de Basın, Toplum ve Siyaset İlişkisi. International Journal of Cultural and Social Studies, 6(2), 452-486. Retrieved from https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/1333767

Keser, U. (2012). Kıbrıs Sorunu Bağlamında Türkiye´de 6/7 Eylül 1955 Olaylarına Kesitsel Bir Bakış. Çağdaş Türkiye Tarihi Araştırmaları Dergisi, 181-226.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s