KİTAP ANALİZİ: İSMAİL CEM – TÜRKİYE´DE GERİ KALMIŞLIĞIN TARİHİ

Şu akıp giden kum seline bak;

Ne durması var ne dinlenmesi

Bak birdenbire nasıl bozuluyor dünya.

Nasıl atıyor bir başka dünyanın temelini.

                                                             Mevlânâ

Türkiye´nin geri kalmışlık durumu her daim çokça tartışılan konulardan biri olmuştur. Ülkeyi bu geri kalmışlıktan kurtarmak ise her iktidarın hedefi. Bu yazıda İsmail Cem´in “Türkiye´de Geri Kalmışlığın Tarihi” kitabı incelenecektir. Türkiye´nin geri kalmışlığının nedenlerini tarihinde arayan bu kitabın herkesçe okunması gerektiğini düşündüğümüzden kitabı ancak  sınırlı bir şekilde yansıtabilecek bu analiz yazılmıştır. Okuyucuların daha fazlasını öğrenebilmesi için kitabın okunması kesinlikle tavsiye edilir. Kitaba geçmeden önce yazar hakkında kısa bir bilgi verilmiştir.

Yazar Hakkında

İstanbul´da doğan İsmail Cem (1940-2007), Türkiye Gazeteciler Sendikası İstanbul Şubesi başkanlığı (1971-74) ve TRT Genel Müdürlüğü (1974-75) gibi görevlerde bulunmanın yanı sıra siyasete de katılmış, İstanbul ve Kayseri milletvekilliğini yapmıştır. 1995´te Kültür Bakanı görevini üstlenen Cem, 1997-2002 tarihleri arasında ise Dışişleri Bakanı olarak görev almıştır. Daha sonraki dönemde Yeni Türkiye Partisi´ni kurmuşsa da parti seçimde başarılı elde edememiş ve uzun ömürlü olamamıştır. İsmail Cem sosyal devlet ve çoğulcu demokrasiyi savunmuş, modernizasyon ve demokratikleşme problemlerini analiz etmiştir. Batılı tarzda bir eğitim almasına rağmen Osmanlı´dan etkilenmiş ve geçmişin görmezden gelinmesini eleştirerek bu mirastan Ortadoğu ve Balkanlar ile ilişkilerde yararlanılmasını savunmuştur. (Duran, 2019) Türkiye´nin bölgesel ve küresel bir güç olmasını isteyen Cem; barışçıl, pragmatik, çok yönlü, esnek ve realist bir politikayı savunmuş, ABD´ye alternatif olarak diğer ülkelerle de ilişkilerin geliştirilmesini tavsiye etmiştir. Bakanlık döneminde Yunanistan ve Suriye ile ilişkilerin geliştirilmesine katkı sağlamış ve Ortadoğu ülkeleri ile ilişkilerde Türkiye´nin Müslüman kimliğini vurgulamaktan çekinmemiştir. Döneminde Suriye ile terörizme karşı ortak mücadele için Adana Mutabakatı imzalanmıştır. 11 Eylül saldırısı sonrasında terörün dini ve milliyeti olamayacağını savunanlardan biri olmuş ve teröre karşı ortak mücadele ve koordinasyonun önemini vurgulamıştır. (Örmeci, 2011) Pek çok kitap yayımlayan İsmail Cem´in eserlerinden birkaçı şöyledir: TRT´de 500 Gün; Geçiş Dönemi Türkiye´si; Sosyal Demokrasi ya da Demokratik Sosyalizm Nedir, Ne Değildir?; Turkey in New Century; 12 Mart-Yazılar; Yeni Sol, Sol´daki Arayış.

Kitap Hakkında

İsmail Cem´in Türkiye´de Geri Kalmışlığın Tarihi adlı kitabının ilk basımı 1970´te Cem Yayınevi´nden çıkmıştır. Daha sonra Can Yayınları tarafından da basılan kitabın Türkiye İş Bankası Kültür Yayınlarındaki ilk basımı ise 2008 tarihlidir. İlk basımı 1970´te olan kitapta daha sonraki baskılarda eklemeler ve düzenlemeler yapılmıştır. Elimizde bulunan ve incelen Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları 29. basımdır.

Kitap giriş bölümü ve yedi başlıktan oluşmaktadır. Önsözde Türkiye´nin Osmanlı´nın parlak dönemindeki tarihine ve yapısına bakıldığında “Geri Kalmış Türkiye” demeye insanın elinin varmadığını belirten İsmail Cem, kitap boyunca Türkiye´nin durumunun farklılığını vurgulamış ve Türkiye´ninkinin imtiyazlı bir geri kalmışlık olduğunu ifade etmiştir. Cem, önsözde konuyla ilgili diğer eserlerin belli bir dönemi statik olarak incelemesini ve bu eserlerin sadece sonuçları sıralayıp nedenlere ve nasıl çözüleceğine açıklama getirmemesini eleştirmiştir. Buna karşılık kitapta kendisinin Türkiye´nin geri kalmışlığının dinamik tarihsel sürecini inceleyip neden ve nasıl´ları ile birlikte açıklamaya çalışacağını ve bunu yaparken de Fransız bilim adamı René Gendarme tarafından sunulan modelden yararlanacağını belirtmiştir.

Kitabın giriş bölümünde “Geri Kalmışlığın Evrensel Mekanizması”nı inceleyen Cem, ‘eski denge toplumları’nı tanımlamış, bu toplumlardaki dengenin; ihtiyaçlar, nüfus ve tekniğin mevcut kaynaklar ile uyumlu ve dengeli olmasından kaynaklandığını açıklamıştır. Bu dengeyi yıkan darbelerin ise gözlem, sağlık ve zorlama etkenlerinin sonucu olduğunu belirtmektedir. Bu bölümde yazar, bu toplumlarda dengenin ne kadar hassas olduğunu, bu toplumların bir ileri güç toplumuyla tanıştıktan sonra dengede meydana gelen sarsılmaların – dengedeki en ufak bir değişikliğin bile dengenin hassaslığından kaynaklı tüm dengeyi etkilemesi nedeniyle – toplumda nasıl büyük değişikliklerle ve nihayetinde geri kalmışlıkla sonuçlandığını gözler önüne sermektedir. Eski denge toplumları başlangıçta geri kalmış değildir, bilakis daha sonra Osmanlı örneğinde görüleceği gibi çağının ilerisinde bile olabilir. Onu geri bırakan zamanla kendisinden daha ileri bir toplumun ortaya çıkıp onu etkilemesi ve bu süreçte toplumun yapısından dolayı değişime adapte olamayıp dengesinin yıkılması ve yeniden inşa edilememesidir. Daha da kötüsü bu geri kalmışlık durumu kendi içinde mantıksızlık ve tutarsızlıklar barındırmakta ve bu da çözümü zorlaştırmaktadır. Çözüm ise yazara göre bireylerde değil, topyekûn toplumsal mücadelededir.

Giriş kısmında eski denge toplumlarının yapısı ve geri kalmışlığın oluşum sürecini genel olarak açıkladıktan sonra yazar Türkiye örneğini analiz etmeye başlamakta ve kitabın devamında Osmanlı döneminden başlayarak Türkiye´nin geri kalmışlık tarihini incelemektedir.

Toplamda yedi başlıktan oluşan kitabın ilk başlığında bir eski denge toplumu olan “İleri Osmanlı Toplumu” ele alınmıştır. İsmail Cem, bu dönemin göz ardı edilip yanlış tanıtılırken, ‘toplumu yabancıların insafına terk eden Tanzimat ve Islahat fermanlarının ise yüceltilmesini’ eleştirmektedir. Ona göre Osmanlı´ya ‘kılıcı kuvvetli olduğu için kazandı’ diyenler bu kılıcın kuvvetinin nedenlerini ve nasıl zayıfladığını açıklayamamaktadırlar. Yazara göre Osmanlı; İslam ile Türk devlet geleneğini sentezlemiş, çağın gereklerine uygun akılcı yorumlar getirerek devrinin en güçlü devleti olmuştur. Osmanlı toplumunda denge toprak rejimi etrafında şekillenmiştir. Batı´dakinin aksine özel mülkiyet olmayıp toprak sultanın malı olduğundan ve tımarlı sipahiler nihayetinde sadece birer devlet memuru olup bulundukları bölgelerde fazla güçlenmeleri engellendiğinden bu ileri dönemde Batı´dakine benzer bir derebeylik sisteminin oluşması mümkün olmamıştır. Ordu da dönemin ekonomik faaliyetlerinin temelinde olan toprağa dayalı oluşturulmuştur. Ordu ve toprak rejimi/ekonominin bu denli iç içe geçmiş olması ise gelecekte birinde meydana gelecek yozlaşmanın diğerini de etkilemesini kaçınılmaz kılmıştır. Ayrıca yazar genellikle okullarda öğretilenin aksine yeniçerilerin ordunun ve zaferlerin belkemiği olmadığını, esas zaferlerin Kanuni´nin ölümüne kadar olduğu ve bu dönemde yeniçerilerin ordudaki oranlarının sadece %10 olduğunu belirtmekte ve ordunun ana elementinin eyalet askerleri olduğunu belirtmektedir. Köylünün durumuna da değinen yazara göre, Osmanlı´da bireycilikten çok toplumun önemli olması, bireysel çıkarlar ve maceralar neticesinde doğacak risklerden bireyleri ve toplumu korumuştur. Ayrıca Osmanlı´nın bu döneminde köylünün bir nevi devlet memuru olan tımarlı sipahinin koruyuculuğu altında olması onu derebeylik sistemindeki gibi sömürülerden de korumuştur. Osmanlı´daki devletçilik ve devlet mülkiyeti ile İslam´ın eşitlik prensibi de imtiyazlı bir sınıfa karşı köylünün korunmasını sağlayan diğer etmenlerdir. Kısacası bu birinci başlık altında yazar, Osmanlı´da toprak rejimi, ekonomi, ordu, devlet ve toplum arasında devlet mülkiyetine dayanan ve 16. yüzyılın ikinci yarısında başlayacak darbelere kadar sürecek dengeyi açıklamaktadır.

Yazar daha sonra ikinci başlıkta “Geri Kalmışlığın Oluşması”nı incelemiştir. Bu bölümde Avrupa´da meydana gelen gelişmelerin Osmanlı´daki hassas dengeyi nasıl darbelediği ele alınmıştır. “Batı tarafından ismi ‘Barbar’a çıkarılan Osmanlıların hiç beceremedikleri bir talan ve vahşet, Türklerin üç yüzyılda sağlayamadığı zenginliği 30 yılda Avrupa´ya getirecektir.” (Sf. 125) Osmanlı Avrupa´daki değişimlerin neticelerini sezmeye başlamışsa da aldığı önlemler dengeyi kökünden sarsacak biçimde olmuştur. Çünkü yazarın da belirttiği gibi mevcut sistem tamamen bilinçli bir şekilde kurulmayıp ‘pragmatik ve el yordamı’ ile oluşturulmuştur. Ayrıca bu sistemin unsurları öylesine birbirine bağlıdır ki birindeki değişiklik ötekini etkilemekte ve karmaşık bir neden-sonuç ilişkisi oluşmaktadır. Osmanlıların da fark edemediği ve reformlarda başarısız olunup durumun daha da kötüleşmesinin nedeni tam olarak budur. Unsurların herhangi birinde yapılan reformun diğer unsurları olumsuz etkileyeceği öngörülememiştir. Avrupa´daki gelişmelerden Osmanlı ekonomisinin olumsuz etkilenmesiyle toprak mülkiyeti rejiminde değişiklikler yapılmış bunun sonucunda da ordu ve sosyal-ekonomik yapı çökmüştür. Gelişmelerden en çok olumsuz etkilenen ise köylü olmuştur ve bozulmanın sonucu olan Celali isyanları aynı zamanda düzenin yıkımının hızlandırıcısı olmuştur. “… beylerle ağalar hızla oluşarak Anadolu´yu az gelişmiş bir feodalitenin karanlığına gömmüşlerdir. 17.yüzyıl başlarken, Osmanlı toplumu, artık gittikçe güçlenen bey ve ağaların egemenliğine girmiş, köylü çağımıza dek sürecek yalnızlığa ve yoksulluğa terk edilmiştir.” (Sf. 158)

Üçüncü başlık altında ise “Geri Kalmışlığın Kökleşmesi” işlenmiştir. Bu bölümde 19.yüzyılda yabancıların Osmanlı´da sömürü mekanizması kurma çabaları ele alınmıştır. Memlekete yabancıların üşüştüğünü belirten yazar, ayrıca Tanzimat ve Islahat fermanlarını da emperyalizmin aracı olarak tanımlamıştır. Paşalar kendi güvenlikleri ve çıkarları için bir yabancı devletin nüfuzuna sığınmış ve yazarın ‘sömürünün emrindeki araç’ olarak tanımladığı Batılaşma talepleri de bu yüksek zümreden gelmiştir. Bu dönemde yabancı etkisi öylesine artmıştır ki ilerde İsmet İnönü “Birinci Dünya Savaşı´nda ordumuza hâkim olan Almanlar, (eğer savaş kazanılsaydı) bir daha geri dönmemek üzere gelmişlerdi” (Sf. 200) diyecektir. Ayrıca bu dönemde Osmanlı´nın borçları da artarak egemenliğini kısıtlamış ve bu borçlar daha sonra yeni Türkiye´ye de miras kalmış ve ancak 1954´te bitirilmiştir. Cevdet Paşa´nın da ‘bir milletin imhası’ olarak gördüğü reformlar küçük bir grup haricinde halka yarar sağlamamış, aksine sonraki dönemlerde kutuplaşmaları artıracak bir düalizme sebep olmuştur.

Dördüncü başlık ise “Tek Parti Dönemi: Emperyalizmden (Şimdilik) Kurtuluyoruz, Geri Kalmışlıktan Değil” olarak adlandırılmıştır. Bu bölümde yazar ‘Atatürk Olmasaydı Belki Türkiye Olmazdı’ diyerek Atatürk´ün Kurtuluş Savaşı´ndaki başarısından ve farklı zümreleri bir arada tutma becerisinden bahsettikten sonra Atatürk´ün geri kalmışlığı yenemediğini belirtmiştir. Kurtuluş Savaşı ‘gönülsüz halk, isteksiz eşraf ve milliyetçi subay ve aydınlar’ın Atatürk tarafından bir araya getirilmesiyle kazanılmışsa da bu birliktelik devam etmemiş ve Mustafa Kemal daha sonra “Benimle beraber yola çıkanlar, kendi görüş ufuklarının sonuna gelince, beni birer birer bıraktılar” (Sf. 231) demiştir. Savaştan sonraki dönemde eşraf, burjuvazi ve bürokrasinin ittifakı görülmüşse de özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrasında eşraf ve burjuvazi, bürokrasinin kararlarını kendi aleyhlerine görmüş ve ittifakı bozup Demokrat Parti´yi desteklemişlerdir. İsmail Cem, Cumhuriyet dönemindeki başarısızlığın nedenlerini “yönetimin sınıfsal yapısı” ve “iyi niyetlilerin sosyoloji ve ekonomideki tecrübesizlikleri” olarak açıklamıştır. Bu dönemdeki inkılaplar da temel değişiklikler getirememiş, sadece değişikliği yapacak “gelecekteki bir iktidarın karşılaşacağı engellerden bazılarını kaldırmıştır. O iktidar ise gelmemiştir.” (Sf. 256) Atatürk sonrası dönemde artan Amerikan yardımları sonucunda ise Türkiye “yeni sömürgecilik” kavramının örneği olmuştur.

Kitabın beşinci başlığı ise “Temeldeki Bozukluk, Dün ve Bugün”dür. Yazar bu başlık altında bütün iktidarların hedefi olan Batı ve Batılaşmanın ne olduğunu açıklamaktadır. Batı´nın gelişmesinden, sisteminin oluşması ve özelliklerinden bahseden yazar, ekonomi ve hukukunun Yunan-Roma medeniyetlerinden, sosyal-kültürel-ahlaki yapısının ise Hıristiyanlıktan etkilendiğini belirtmektedir. Daha sonra Türkiye´yi inceleyen yazar, Batılaşmayı ‘bir sınıfa sahip olamayacağı nitelikleri kazandırtmak’ ve ‘ferde biriktiremeyeceği sermayeyi biriktirmek’ çabası olarak değerlendirmektedir. Batılaşma hâkim zümreleri güçlendirirken, halk ise ekonomik yanını göremeyip suçu hukuk, giyim, yaşam biçimi gibi dış görüntülere ve Şeriat ´tan uzaklaşmaya yüklemiştir. Bundan yararlanan eşraf ise, Batılaşmanın ekonomik yanından esas kendisi yararlanmasına karşılık ve de halk bu ekonomik yanı algılayamadığından, halkın yanında yer alarak gücünü artırmıştır. Böylece özel sermayeden ve Batılaşmaktan yana olan Demokrat Parti, daha sonraki dönemde ise Adalet Partisi, Batılaşma karşıtlarının oyuyla iktidarı kazanmışlardır. İsmail Cem 1950´yi burjuvazi ihtilali olarak nitelendirmektedir. Her ne kadar burjuvazi, bürokrasiyi yardımcı konumuna itip tek başına iktidara gelmişse de geri kalmışlık bertaraf edilememiştir. Çünkü temeldeki sorun, burjuvazinin gerekli ortam ve güçten yoksun olmasına rağmen kalkınmanın ona dayanarak yapılmaya çalışılmasıdır.

Önceki bölümde temel bozukluklara değinen yazar, altıncı başlıkta ise “Temeldeki Bozukluğun Sonuçları”nı analiz etmiştir. Bölümün başında yazar, halkın Batılaşmaya tepkisini ve İslamcı tepkinin mantığını açıklamaktadır. İktidarların halkın refahını yükseltemeyip ayrıca şeriattan da uzaklaşması, halkı muhalifleri desteklemeye itmiştir. Esasında her ne kadar din etkili gözükse de halkın tepkisinin temelinde sosyo-ekonomik nedenler yatmaktadır. Ne zaman ki ekonomi kötüleşmişse halk tepkisini İslami söylemlerle yansıtmıştır. Halkı sömüren eşraf ve ağalar ise halk tepkisinden yana gözükerek halkla aralarındaki çıkar çatışmalarını gizlemiştir. Batılaşmaya, bürokrasiye ve CHP´ye tepki, Demokrat Parti ve Adalet Partisi iktidarlarıyla sonuçlanmıştır. Yapılabileceklerin bilincinde olmayan halk, DP´nin yaptıkları ile geçmişte yapılanları kıyaslamış ve bu yüzden DP´yi desteklemeye devam etmiştir. Bu bölümde DP iktidarı döneminde yapılanları da inceleyen yazar, iktidardaki zümrelerin halkın oyunu almak için “halkın hayatında kolaylıklar yapmak” gerektiğinin farkında olduklarını, bunun için de dış borçlanmanın arttığını belirtmektedir. Ayrıca bu dönemde bürokrasinin yerine hamiliği, ABD başta olmak üzere yabancı güçler üstlenmiştir. Bağımlı ve güçsüz bir ekonomik düzenin hâkim olduğu bu dönem, “mamul madde ithalatına bağımlı montajcı ve israfçı bir sektörün doğuşuna hizmet etmiştir”(Sf. 381). Sosyal yapıda da ikililiğin artığı bu dönemde “devletin iki yüz yıldan beri sürekli olarak güçten düştüğü bir ortamda onun görevlerini yüklenen kişiler, yaptıkları işin karşılığını halktan fazlasıyla çıkarmaktadırlar.” (Sf. 408) Kıbrıs Harekatıyla iyice açığa çıkan bağımlı askeri düzene de değinen yazar, daha sonra NATO´ya üyeliğin getirisi ve götürüsünü karşılaştırmıştır. Ali Halil´in NATO´yu “ölüm paktı” olarak nitelendirdiğini belirten yazar, ayrıca Prof. Tanyol´un “NATO aracılığıyla Türkiye´nin Ortadoğu´daki tarihi misyonuna ihanet ettirildiği” görüşünü paylaşmaktadır.

“Türkiye´nin İmtiyazlı Geri Kalmışlığı” isimli yedinci başlıkta ise İsmail Cem “Türkiye´de bin yıllık bir kültürün süzgecinden geçmiş insan birikimi de vardır, hatta sermaye de. Mesele bunların yanlış kullanılmasından, ya da hiç kullanılmamasından doğuyor. Yani un da vardır, yağ da vardır, şeker de. Ancak, helvanın yapılması için uygulanan tarif hatalıdır” demektedir. Ona göre, “Türkiye´nin bünyesinde barındırdığı zümreler kendi nitelik ve nicelikleri uyarınca yeniden bir öncelik sırasına girmeden; devletin görevleri halkın çıkarları doğrultusunda düzenlenmeden; halk kitlelerinin öncülüğünde gerçekleşecek ve ondaki temel eğilimlere uygun bir ekonomik sistem Türkiye´nin gerçekleriyle bağdaştırılmadan ‘geri kalmışlığın alt edilmesini’ beklemek, boş bir hayalden ibarettir.” (Sf. 455)

“Ve Türkiye, boşuna yaşanmamış bir deney olan tarihiyle, dünün ve bugünün hazırladığı teorisiyle, bugünün ve yarının hazırladığı pratiğiyle, kendi tarihsel doğrultusunda yarına gidecek; Türk halkı, hızını kendisinden alan bir eylem sonucunda, başarıya ulaşacaktır.” (Sf. 457)

Şol beylerin ettikleri,
Tamu yanlış tutukları,
Kavga üzre gittikleri,
Yaktıkları can olusar…


Beyler elvan gül üstünde,
Zevk-u işretin mestinde,
Ahd-u âmân var destinde,
Seslerimiz ban olusar…

Gitti beyler mürüvveti,
Bindikleri Arap atı,
Yedikleri insan eti,
İçtikleri kan olusar…

Âşık Yunus der ey beyler,
Toprak insansız ne eyler,
Yağmalandı yitti köyler,
Bir bozuk-düzen olusar…

                                                             Yunus Emre

Kaynakça

Cem, İ. (1970) Türkiye´de Geri Kalmışlığın Tarihi. İş Bankası Kültür Yayınları.

Duran, A. T. (2019). Reconstructing Geographical Vision and Identity via Foreign Policy After the End of Cold War: The Example of Ismail Cem (1997-2002). Istanbul Şehir University .

Örmeci, O. (2011). Ismail Cem´s Foreign Policy (1997-2002). SDU Journal of Social Sciences, 227-249.

Saliha Aslan, Orta Doğu Teknik Üniversitesi Uluslararası İlişkiler.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s